zamirinden maksat, Tevrat ve İncile işarettir. Bu izaha göre zalike'nin hazâ, mânâsına olduğunu söylemeye ihtiyaç yoktur. Zira zalike, tam kendi mânâsında, göz ile görünmeyene işaret etmiş olur.
Âyette geçen ve "Kendisinde hiç şüphe olmayan" diye tercüme edilen "La reybe fıh" ifadesi, Mücahid, Atâ, Süddî, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes'ud ve Rebi b. Enes tarafından "kendisinde şek olmayan." diye izah edilmiştir.
Yine âyette geçen ve "Doğru yolu gösteren." diye tercüme edilen huden, kelimesi, Şa'bî tarafından "Sapıklıktan kurtaran" şeklinde. Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes'ud tarafından "Nur olan" şeklinde izah edilmiştir. Birinci izaha göre âyetin mânâsı "Takva sahiplerini sapıklıktan kurtaran" ikinci görüşe göre ise "Takva sahipleri için bir nur ve bir aydınlık olan" demektir.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki "Allahü teâlânın kitabı, sadece takva sahipleri için mi bir nurdur ve sadece mü’minlere mi doğru yolu gösterir?" Ona cevaben denilir ki: "Evet, Allahü teâlânın kitabı, onun vasıflandırdığı gibidir. Şâyet o, takva sahibi olmayanlar için de bir nur olsa ve mü’min olmayanlara da doğru yolu gösterecek olsaydı, Allahü teâlâ onu, "Takva sahiplerine doğru yolu göstermeye tahsis etmiş olmazdı. Tüm uyarılanlar için böyle olduğunu beyan ederdi. Doğrusu Kur'an, takva sahiplerine doğru yolu gösteren, mü’minlerin kalblerinde olan hastalıkları tedavi eden bir kitaptır. Kendisini yalanlayanların kulaklarında bir ağırlık, inkâr edenlerin gözlerini örten bir körlük, kâfirlere karşı Allah'ın kesin delilidir. Mü’min, onunla doğru yolu bulur. Kâfir de onunla susturulur.
Âyette zikredilen ve "Takva sahipleri" diye tercüme edilen "lil müttakin" ifadesi, Hasan-ı Basri tarafından "Kendilerine haram kılınanlardan kaçman ve kendilerine farz kılananları eda edenler." diye izah edilmiştir. Abdullah b. Abbas tarafından da "Bildikleri hidâyeti terketmeleri halinde, Allah'ın, kendilerini cezalandırmasından korkanlar ve Allah'ın gönderdiklerini tasdik ettikleri takdirde, onun merhametini umanlar." şeklinde izah edilmiştir. Ebû Mâlik, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes'uddan nakledilen başka bir izaha göre de onlar bu ifadeyi "Mü’minler" diye izah eünişlerdir. Kelbî tarafından ise, "Büyük günahlardan kaçınanlar." şeklinde izah edilmiş, Dehhak'ın Abdullah b. Abbastan Rivâyetine göre o da bu ifadeyi: "Allah’a ortak koşmaktan kaçınan ve ona itaat eden mü’minler." şeklinde izah etmiştir. Katade ise "Müttakiler"den maksadın, daha sonra gelen âyetlerde, "Gayba iman etme, namazı kılma, kendilerine verilen rızıktan infak etme, sıfatları zikredilen kişiler." olduğunu söylemiştir.
Taberi, bu izahlardan, en tercihe şayan olanın, "Takva sahiplerinden maksat. Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçınan ve Allah'ın emrettiği şeyleri yerine getirerek ona itaat eden kimselerdir." diyen görüş olduğunu söylemiş, âyetin genel ifadesinin bunu gerektirdiğini, âyeti takvanın herhangi bir dalına tahsis etmeye dair herhangi bir delil bulunmadığını beyan etmiş ve buradaki "Takva"dan maksadın, "Allah’a ortak koşmaktan kaçınmak ve nifaktan beri olmak" diyenlerin görüşlerinin doğru olmadığını söylemiştir. Bu görüşte olanların "nifakı" "Allah'ın haram kıldığı şeyleri işleme ve farz kıldığı şeyleri yapmama." mânâsına aldıkları takdirde, takvayı izahlarının doğru olabileceğini beyan etmiştir.
Taberi diyor ki "Âyet-i kerime’nin mânâsı şöyledir: "Ey Muhammed. Medinede yaşayan Yrnudi hahamlarından, senin peygamberliğini bildikleri halde ve ben de kendiler nden, gönderdiğim şeyleri gizlemeyeceklerine dair ahit aldığım halde, senin hak Peygamber olduğunu gizleyen ve seni inkâr eden bu ; Kâfirleri uyarsan da uyarmasan da aynıdır. Çünkü onlar iman etmezler. Hakka dönnîezler. Seni ve senin getirdiğin şeyleri doğrulamazlar.
Abdullah b. Abbas ta bu âyeti şöyle izah etmiştir: "Onlar, kendilerinde bulunan ilmi ve Allah'ın, kendilerinden aldığı ahdi inkâr ederek hem kendi bilgilerini hem de senin getirdiklerini inkâr etmişlerdir. Artık onlar senin uyarmanı ve korkutmanı nasıl dinleyeceklerdir?
Resûlüllah'a ve mü’minlere, dilleriyle "Allah'a, âhiret gününe, Muhammed'e ve Muhammed'in getirdiği dine iman ettik." demeleri kendilerine, dünyada mü’minlere uygulanan hükümlerin uygulanmasını sağlar. Aslında ise onların kalblerinde Muhammed'i ve onun getirdiklerini yalanlamaları, onların bir cehalet ve bir kargaşa içinde olduklarını gösterir. İçinde bulundukları İnkârcılığın mı yoksa iman etmenin mi kendileri için daha faydalı olacağını kestiremez bir halde bulurar. Onların, hem Hazret-i Muhammed'in kendilerini tehdit ettiği azaplardan korkmaları hem de o azabın gerçekleşeceğinde şüphe etmeleri, işte bu halleri, karanlık gecede kara buluttan yağan sağanak halindeki yağmura tutulmuş kişinin haline benzemektedir. Öyleki bu yağmura, gök gürültüleri, şimşek çakmaları eşlik etmekte, kendisine yakalananları şaşkınlığa ve dehşete düşürmektedir.
"Yükselen" anlamına gelen "Sema" ismini verdi. Sonra suyu kuruttu. Onu bir tek kütle haline getirdi. Sonra onu parçaladı. Onu, pazar ve pazartesi günlerinde yedi yer haline getirdi. Yeryüzü sarsıldı. Bunun üzerine dağlan var ederek sarsıntıyı durdurdu. Yeryüzünün dağlarını ve orada yaşayacak olanların rızıklarını, salı ve Çarşamba olmak üzere iki günde yarattı.
Böylece yeryüzünün yaratılması dört günde tamamlanmış oldu. Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Bu duman, suyun buharlaşmasından meydana gelmişti. Allah onu bir tek sema yapmıştı. Sonra onu yayarak Perşembe ve Cuma günlerinde yedi gök haline getirdi. "Birleştirme" anlamına gelen Cuma gününe bu ismin verilmesi: O günde göklerle yerin yaratılmasının birleştirilmesinden ve dumanlanmasındandır. Allah, her göğe emrini vahyetti. Yani her gökte Melekler ve diğer yaratıktan var etti. Sonra yeryüzü semasını yıldızlarla süsledi. Yıldızlan hem bir süs aracı hem de gökyüzünü şeytanlardan koruyucular olarak var etti. Allah, dilediği şeyleri yarattıktan sonra, arşına yükseldi.
Bu görüşü zikreden sahabiler şu âyetleri okumuşlardır: "Allah, yeryüzü sizi sarsmasın diye oraya sahif dağlar yerleştirdi. Orada ırmaklar ve istediğiniz yere şaşırmadan gidebilmeniz için yollar yarattı. Nahl sûresi, 16/15
"Ey Muhammed onlara de ki: "Siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip ona eşler mi koşuyorsunuz? İşte o, âlemlerin rabbi olan Allah’tır." "O, yeryüzünün üzerine sabit dağlar yerleştirdi ve oraya bereket verdi. Orada yaşayanların rızıklarını takdir etti. Bütün bunları tam dört günde yarattı. Bu, soranlar için bir açıklamadır" "Sonra Allah'ın iradesi, duman halinde bulunan semaya yöneldi. Semaya ve yere" İsteyerek veya istemeyerek gelin" dedi. Onlar da "İsteyerek geldik" dediler. Fussilet sûresi, 41/9-11 Gökleri ve yeri allı günde yaratan, sonra "Arş"a hükmeden O'dur, O, yere gireni ve çıkanı, gökten ineni ve göğe çıkanı bilir. Nerede olursanız olun, o sizinle bereberdir. Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir Hadid sûresi, 57/4 "Kâfirler, gökler ve yer birbirine bitişikken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı bilmezler mi? hâlâ iman etmiyorlar mı? Enbiya sûresi, 21/30
"Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan O’dur..." âyetinin sonunda "O, herşeyi çok iyi bilendir." buyurulmaktadır. Bunun mânâsı "Ey münafıklar ve ey ehl-i kitaptan, inkâra düşen kâfirler, dillerinizle söylediğinize kalben inanmamanız gökleri, yeri ve orada bulunanları yaratan Allah'a gizli değildir. Bilakis o, sizin de dışınızda olanların da her halini çok iyi bilendir.
"Semanın yedi gök düzenlenmesi" ifadesini müfessirler çeşitli şekillerde izah etmişlerdir:
Günümüz Astronomi biliminin verilerine göre, kâinatın genişliği, "Eksi sonsuz, artı sonsuz" olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyle bu âleme bir hudut çizilememektedir. Durum böyle olunca insanoğlu aczini itiraf etmekte ve cenab-ı hakkın var ettiği kâinat nizamının boyutları hakkında bir şey soy ley em emektedir. İşte böyle umumi bir acz halinin yaşandığı bir mevzuda söylenecek şeyler de o nisbette az oluyor ve kesinlik ifade etmiyor. Bu durum muvacehesinde müfessirlerin söylediklerini çok kısa olarak şöylece arzedelim:
"Dünyanın dışında bulunan bütün yıldızların süslediği maddi âlemin hepsi bir semadır, bir göktür. Bunun ötesinde daha altı sema vardır. Fakat bunların keyfiyetini şimdilik bilememekleyiz. Allah, her şeyin en iyisini bilendir
bildirmek için ona eşyanın ismini öğretti ve meleklere: "Üstün olduğunuz iddianızda doğru iseniz şu eşyanın ismini bana söyleyin." dedi. Melekler, kanaatlarının yanlış olduğunu idrak ederek Allah’a tevbe ettiler. Allah da onlara: "Ben sizin açığa vurduğunuz şeyleri de bilirim, gizlediğiniz şeyleri de bilirim." buyurdu. Burada meleklerin açığa vurdukları şeylerden maksat: "Orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?" demeleridir. Gizledikleri şeylerden maksat ise: "Allah hiçbir varlık yaratmaz ki, biz ondan daha üstün ve daha bilgili olmayalım." sözleridir. Melekler sonunda Allah'ın, Âdemi hem bilgi hem de rütbede kendilerinden daha üstün kıldığını anlamışlardır.
e- İbn-i Zeyd bu âyetin izahında şöyle demiştir: "Allah, cehennem ateşini yaratınca melekler ondan çok korktular ve "Ey rabbimiz, bu ateşi ne için yarattın?" dediler. Allahü teâlâ: "Yaratıklarımdan bana karşı gelenler için." dedi. O zaman da Allahü teâlânın, meleklerin dışında herhangi bir yaratığı yoktu. Yeryüzünde kimse bulunmuyordu. Âdem daha sonra yaratıldı. Nitekim şu âyet bunu ifade etmektedir: "Gerçekten insanın üzerinden öyle bir zaman geçti ki o vakit insan, adı zikredilen bir şey değildi. İnsan sûresi, 76/1
Melekler, "Ey rabbimiz, bizim sana isyan edeceğimiz bir zaman da mı gelecek?" dediler. Çünkü onlar, kendilerinin dışında varlıklar yaratılacağım sanmıyorlardı. Allahü teâlâ onlara: "Hayır, öyle bir zaman olmayacak. Fakat ben yeryüzünde varlıklar yaratacağım. Onların içinde bir de halife var edeceğim. O yaratıklar kan akıtacaklar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaklar." buyurdu. Bunun üzerine melekler: "Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?" Sen bizi seçkin varlıklar yaptın. Bizi oraya gönder. Biz seni överek tesbih ederiz ve tenzih ederiz. Orada sana itaatta bulunuruz." dediler. Melekler, Allahü teâlânın, yeryüzünde kendisine isyan edecek varlıklar yaratmasını büyük bir olay olarak gördüler. Allahü teâlâ onlara: "Ben sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Ey Âdem, sen bunlara isimlerini bildir." dedi. Âdem de onların isimlerini söyledi. Melekler, Allahü teâlânın, Hazret-i Âdeme verdiği ilmi anlayınca onun üstünlüğünü kabullendiler. Sadece İblis bunu kabullenmedi, diretti ve: "Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın onu ise çamurdan." dedi. Allahü teâlâ da ona: "İn buradan aşağı. Senin burada kibirlenmeye hakkın yoktur." dedi.
İbn-i Cüreyc, meleklerin: "Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?" şeklindeki sorularının, Allahü teâlânın, daha önce kendilerine, yaratacağı halife ve onun soyu hakkında verdiği bilgiden kaynaklandığını söylemiştir.
Diğer bir kısım âlimler ise, meleklerin bu sorularının, Allahü teâlânın kendilerine, yaratacağı halife ve onun soyu hakkında bilgi vermesinden sonra meleklere bu hususta soru sorma yetkisi vermesinden kaynaklandığını söylemişlerdir. Yani melekler, yaratılacak halifenin ve soyunun, yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaklarını ve kan dökeceklerini öğrendikten sonra Allahü teâlâdan, soru sorma izni almışlar ve hayretlerini belirterek: "Ey rabbimiz, bunlar sana nasıl isyan edebilirler? Halbuki sen onların yaratıcısısm" demişler. Allahü teâlâ da onlara: "Ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim." demiştir. Yani, bu tür itaatsizlikler, o yaratacağım varlıklardan da meydana gelecek, sizin, bana itaat eder gördüğünüz bazı varlıklardan da zuhur edecektir." demek istemiştir. Bu son cümle İblise işaret etmektedir. Böylece Allahü teâlâ, meleklerin bilgilerinin, kendi bilgisine göre eksik olduğunu beyan etmiştir
âyette zikredilen "Tesbih etmek"ten neyin kastedildiği hakkında çeşitli açıklamalarda bulunulmuştur.
Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes'ud ve diğer bir kısım sahabilerden nakledilen bir görüşe göre buradaki: "Seni överek tesbih ediyoruz." ifadesinden maksat, "Senin için namaz kılıyoruz." demektir. Buna göre melekler Allah için namaz kıldıklarını bu ifade ile zikretmişlerdir. Bu hususta Said b. Cübyr'den mürsel bir hadis Rivâyet edilmiştir.
Katadeye göre ise bu âyette zikredilen "Tesbih"ten maksat demek ve Allah’ı tesbih etmektir.
Taberi: "Halbuki biz seni överek tesbih ediyoruz." ifadesinden naksadın. "Biz seni överek ve sana şükrederek seni yüceltiyoruz." demek olduğunu söylemiştir.
Âyet-i kerime’de "Seni tenzih ediyoruz." diye tercüme edilen ifadesi zikredilmektedir. Takdis'in asıl mânâsı, "Arındırmak ve yüceltmek"tir. Bu âyette zikredilen, meleklerin takdis etmelerinden maksat, "Biz seni, sana yakışan temiz sıfatlarla sıfatlandırır ve sana yakışmayan, kâfirlerin sıfatlandırdığı temiz olmayan sıfatlardan da arındırırız." demektir.
Katade, meleklerin, rablerini takdis etmelerinden maksadın, Allah için namaz kılmaları olduğunu, Ebû Salih ve Mücahid ise Allah’ı ululamak ve yüceltmek olduğunu, İbn-i İshak da. Allah’a karşı gelmemek ve Allah'ın sevmediği bir şeyi yapmamak." demek olduğunu söylemişler, Dehhak is, "Allah’ı arındırmak" demek olduğunu zikretmiştir.
Taberi diyor ki: "Allah’ı takdis etmenin mânâsının, onun için namaz kılmak ve onu yüceltmektir." diyenlerin görüşü Allah’ı, kâfirlerin isnad ettikleri temiz olmayan sıfatlardan arındırmaktır." diyenlerin görüşünün içinde bulunmaktadır. Zira Allah için namaz kılmak ve Allah’ı ululamak, onu, kendisine, layık olmayan sıfatlardan arındı mı ak demektir.
Âyet-i kerime’nin sonunda: "Allah da onlara "Şüphesiz ki ben sizin bilmediklerinizi bilrim." dedi. Buyurulmaktadır. Burada, Allahü teâlânın bildiğini, meleklerin ise bilmediklerini beyan ettiği hususun ne olduğu hakkında farklı görüşler zikredilmiştir.
Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes'ud, diğer bir kısım sahabiler ve Mücahide göre burada zikredilen ve Allahü teâlânın bildiği, meleklerin ise bilmedikleri husustan maksat, İblisin durumu ve içinde Allah’a isyan etme duygusunu taşıması ve gizlediği kibirdir. Allah bunu biliyordu melekler ise bilmiyorlardı.
Katadeye göre ise, Allahü teâlânın bildiğini, meleklerin ise bilmediğini zikrettiği husustan maksat, yeryüzüne gönderilecek halifenin soyundan Peygamberlerin, velilerin ve salih kulların gelmesidir. Melekler, yeryüzünde yaratılacak olan halifenin ve onun soyundan gelecek olan bütün insanların, orada bozgunculuk yapacaklarını ve kan dökeceklerini zannetmişler, Allahü teâlâ da onları uyarmış, yaratacağı halifenin soyundan itaatkâr kulların da çıkacağını, meleklerin ise bunu idrak edemeyeceklerini bildirmek istemiştir.
Taberi, âyetin bu bölümünün her iki görüşü de kapsar şekilde olduğunu izah etmiştir. Buna göre Allahü teâlâ meleklere: "Ben sizin bilmediğiniz, İblisin durumunu ve halifenin soyundan gelecek olanların hepsinin aynı olmadığını bilirim." demişti
Kur'an da bunun böyle olduğunu şöyle açıklamaktadır. "Cinleri de daha önce, insan vücudunun gözeneklerinden geçebilen bir ateşten yarattık. Hicr sûresi, 15/27
d- Kur'an-ı Kerim, Kehf suresinde, İblisin, Cinlerden biri olduğunu açıkça beyan etmektedir. "Hani bir zaman biz meleklere: "Âdeme secde edin." demiştik de İblisin dışında bütün melekler secde etmişlerdi. Cinlerden olan İblis ise rabbinin emrinden çıkmıştı. Kehf sûresi, 18/50 Bu ifade, İblisin meleklerden olmadığını açıkça göstermektedir.
Taberi, Allahü teâlânın, meleklerin bir kısmını nurdan, diğer bir kısmını ateşten yarattığının söylenemeyeceğini, ayrıca meleklerin nurdan yaratıldığına dair açık bir nass bulunmadığını beyan etmiş, meleklerin bir kısmının evlenip çoğalacaklarını söylemenin de onları melek olmaktan çıkarmayacağını, bu sebeple
birinci görüşü tercih etmenin daha uygun olacağını söylemiştir.
Âyet-i kerime’nin sonunda: "İblis hariç o diretti." buyurulmaktadır. Bunun mânâsı: "İblis, Âdeme secde etmemekte diretti. Allah'ın emrine boyun eğmeye karşı böbürlendi ve büyüklük tasladı." demektir.
Taberi diyor ki: "Her ne kadar bu âyet-i kerime, özellikle İblisi zikrediyorsa da, Allah'ın emir ve yasaklarına, böbürlenerek boyun eğmeyen ve Allah'ın birbirlerine karşı, yerine getirmelerini emrettiği vazifeleri yerine getirmeyen herkesi de kapsamına almaktadır.
Allah'ın emirlerine boyun eğmeyen ve ona itaate teslim olmayan ve başkalarına karşı olan vazifelerini yerine getirme hükmüne razı olmayan kavimlerden biri de Yahudilerdir. Yahudiler, Resûlüllah'ın hicret ettiği topraklarda yaşamalarına, hahamlarının. Resûlüllah'ın sıfatlarını daha önceden bildirdikleri için onun hak peygamber olduğunu anlamalarına rağmen, onun Peygamberliğini kabul etmeye karşı böbürlenmişler ve sırf kıskançlıklarından dolayı Allah'ın emirlerine boyun eğmemişlerdir. İşte Allahü teâlâ, kıskanması ve kibiri yüzünden Âdeme secde etmeyen İblisi bu Yahudilere örnek göstererek onların da kıskanma ve böbürlenmelerinden dolayı, Hazret-i Muhammedin (sallallahü aleyhi ve sellem) hak Peygamber olduğunu itiraf etmediklerini bildirmekte, onları da, İblis gibi cezalandırılmakla tehdit etmektedir.
iblis, Allah'ın kendisine verdiği, nimetlere karşı nankörlük etmiş, rabbinin emrine boyun eğmemiş, Yahudiler de kendilerine ve önceki atalarına verilen kudret helvası ve bıldırcın eti gibi çeşitli nimetlere karşı nankörlük etmişler. Hazreti Muhammed'in hak Peygamber olduğunu kabulienmemişlerdi
zürriyetinin, İblise karşı düşmanlığı ise, İblisin, Allah'ın emrine karşı gelerek ona isyan etmesindendir. Âdem ve onun soyu ile yılan arasındaki düşmanlık ise, yılanın şeytanı cennete sokarak Âdemin ayağının kaymasına sebep olmasındandır. Yılanın insanoğluna düşman olduğu ve onunla ilk' savaşı başlattıktan sonra bir daha barış yapılmadığını beyan eden şu hadisi şeriflerde Peygamber efendimiz buyurmuştur ki:
"Biz, onlarla savaştığımı?, zamandan beri bir daha banşmadsk. Kim onlardan birini korkarak bırakacak olursa o bizden değildir, Ebû Davud, K. el-Edeb, bab: 174, Hadis No: 5248
"Bütün yılanları öldürün. Kim onların intikam alacağından korkarsa o benden değildir. Ebû Davud, K. el-Edeb, bab: 174, Hadis No: 5249
"Kim yılanların takibedeceklerinden korkarak onları bırakacak olursa o bizden değildir. Biz, onlarla savaştığımız andan beri bir daha barışmamışızdır. Ehil Davud, K. el-Iîdeb, bab: 174, Hadis No: 5250
Âyet-i kerime’de: "sizin için yeryüzünde kalma vardır." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat, Ebul Âliye ve Rebi' b. Enes'e göre, yeryüzünde insanların karar kılıp yaşamalarıdır.
Abdullah b. Abbas ve Süddiye göre ise, kabirde kalmalarıdır.
Taberi, "Kalma" diye tercüme edilen kelimesinin Arapçada "Karar kılma yeri" mânâsına geldiğini âyet-i kerime’nin de. Âdemin ve soyunun cennetteki ve semadaki yerlerine ilaveten dünyada da karar kılacak yerleri ve evleri olacağını bildirdiğini söylemiştir.
"Belli bir zamana kadar" ifadesinden maksat ise, Süddiye göre "Ölünceye kadar" demek. Mücahide göre "Kıyamet kopuncaya kadar" demek, Rebi' b. Enes'e göre ise "Belli bir vadeye kadar" demektir.
Taberi "Kıyamete kadar" şeklinde izah etmenin, âyetin genel ifadesine daha uygun düştüğünü söylemiştir
"Cehennemlikler cehennemin halkıdır. Çünkü onlar orada ne ölecekler ne de normal bir hayat süreceklerdir. (İmanla öldükleri halde günahlarından dolayı) cehenneme atılanar ise, Allah onları geçici bir Sûre için öldürecek, yanıp kömür haline geldikten sonra, kendilerine şefaat olunmasına izin verilecek, onlar, bölük bölük getirilip cennetin ırmaklarına dağıtılacaklardır. Sonra cennetliklere "Bunlara su bırakın" denilecektir. Onlar, sel yatağında biten dere otları gibi yeniden biteceklerdir." Müslim, K. el-İman, bab: .106, Hadis No: 185
ise, Muhammed b. İshak'ın Rivâyetine göre, Velid b. Mûsa b. b. Reyyan'dır. "Firavunun ailesi"nden maksat, onun dinini kabul eden, kavminden olan ve ona tabi olanlardır. Burada hitap aslında Firavunu görmeyen İsrailoğullarınadır. Allahü teâlâonların atalarını Firavunun zulmünden kurtardığı için onların nesillerine, atalarına olan lütuflarını hatırlatmaktadır.
İbn-i İshak. Firavunun, İsrailoğullarına yaptığı kötülükler hakkında şunları söylemiştir. "Firavun, İsrailoğullaarını hizmetçiler olarak kullanıyordu. Onların sanatkârlarını çeşitli sanat dallarında işçi olarak çalıştırıyordu. Bazıları onun için ekin ekiyorlardı. Sanatı olmayanlardan ise cizye alıyordu.
Taberi diyor ki: "İsrailoğullarının erkek çocuklarını kesip kadınlarını sağ bırakan Firavunun emrini uygulayanlar onun memurlarıydı. Emri Firavunun vermesine rağmen iş onun memurlarına isnad edilmektedir. Bu da zorba idarecilerin emirlerine uyarak kötü işler yapanların sorumluluktan kurtulamayacaklarını göstermektedir.
"İsrailoğullarına, "Kapıdan secde ederek girin" dendiğinde onlar, kıçları üzerine sürünerek içeri girdiler. Zalimler kendilerine söylenen sözü değiştirip başka şekle koydular. Onlar, diyorlardı. Bakara sûresi, 2/57,60
Diğer bir Rivâyette İbn-i Abbas da diyor ki: "Secde ederek girmeleri emredilen kapıdan, kıçları üzerine gerisin geri sürünerek girdiler. Bu sırada bir işaret olmak üzere diyorlardı. Bunlar "Hıtta" kelimesi yerine Hınta fi şa'rah" diğer bir Rivâyette de "Habbe Fi Şa'rah" diyorlardı. Bu sözlerinin ne mânâya geldiği bilinmiyordu. Bir kısım âlimler: "Bu anlamsız sözleri söyleyerek, Allah'ın kendilerinden af dilemeleri isteğini reddettiklerini ve bunun üzerine, Allah'ın, kendilerini cezalandırarak yetmiş bin kişinin Taun hastalığından öldüğünü" söylemişlerdir. Tirmizî, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 2, Hadis No: 2956
Diğer bir kısım Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 2, bab: 5 âlimler ise bu sözün "Kızıl buğday" demek olduğunu, İsrailoğulları bunu söyleyerek, Allah'ın kendilerine emrettiğine karşı çıkma amacı taşıdıklarını ve bu şekilde alaycı bir davranışta bulunmalarından dolayı cezalandırıldıklarını söylemişlerdir. Bkz. Umdetül Kari, c.15 s. 300/Kurtubi c.1 s.410,411/Ruhul Meani c.1 s.266
Âyette, İsrailoğullarının uğratıldığı azap, mutlak olarak zikredilmiştir. Bu azap Taun hastalığı da olabilir başka bir şey de. Bunun Taun hastalığı olduğuna dair kesin bir delil yoktur. Ancak İbn-i Zeyd'in bunu Taun olarak yorumlaması akla daha yatkın görünmektedir. Zira Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifinde Taun hakkında şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki bu, sizden önceki bazı ümmetlerin uğratıldığı bir azaptır. Bkz. Buhari, K. el-Enhiya, bab: 54
yalan ve iftirada bulunuyorlardı. Bu yüzden veyl azabını hak etmişlerdir.
Âyet-i kerime’de zikredilen ve "Vay hallerine" diye tercüme edilen kelimesi, müfessirler tarafından farklı şekillerde izah edilmiştir.
Dehhakın Abdullah b. Abbastan naklettiğine göre bu kelimeden maksat "Onlara azap olsun" demkektir.
Ebû İyad'a göre ise aslında cehennemliklerin kan ve irinlerinin aktığı bir kuyunun adıdır. Bu izaha göre bu kelimenin mânâsı "Onlar veyl kuyusuna düşsünler" demektir.
Ebû Saki el-Hudri, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in bu kelimenin izahında şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:
"Veyl cehennemde bir vadidir. Bir kâfir onun tam dibine ulaşmadan kırk sene aşağı doğru yuvarlanır. Tirmizi. K. Tefsir el-Kur'an, Sûre, 21. Hadis No: 3164/Ahmed K Hanbel Müsnetl c3, s. 75
Hazret-i Osman (radıyallahü anh)dan da Resûlüllah'ın Veyl hakkında, onun cehennemde bir dağ olduğunu Rivâyet ettiği nakledilmektedir.
Taberi, bu izahlara göre âyetin mânâsının, "Elleriyle kitabı yazıp sonra da onun, Allah katından olduğunu söyleyen Yahudilere, cehennemin dibindeki Veyl kuyusundan kan ve irin içme azabı olsun" demek olduğunu söylemiştir.
Âyet-i kerime’de Yahudilerin bilgin zümrelerinin , maddi menfaatler elde etme karşılığında, Allah'ın kitabından olmayan şeyleri elleriyle yazarak Allah'ın ki tabı nd anmış gibi gösterdikleri zikredilmektedir. Özellikle "Elleriyle yazdıkları" ifadesinin zikredilişi, bu işi bizzat kendilerinin yaptığını, cahillerine emrederek onlar vasıtasıyla yaptırmadıklarım belirtmek içindir. Bu da, bu işi yapanların, tam olarak ve kasıtlı bir şekilde, başkalarından gizleyerek yaptıklarını göstermektedir
iman etmiştir." demektir. Zira müşriklerden iman edenlere mukabil Yahudilerden iman edenler pek azdır. Ma'mer ise bu ifadeden maksadın "Yahudiler ellerinde bulunan kitabın çok azına iman ederler." demek olduğunu söylemiştir.
Taberi de bu ifadeden maksadın: "Yahudiler Muhammede indirilenden çok azına iman ederler." demenin daha tecrihe şayan olacağını söylemiştir. Nitekim Yahudiler, Allah'ın birliğine, öldükten sonra dirilmeye, sevap ve cezaya iman etmişlerdir. Fakat onlar Hazret-i Muhammedin Peygamberliğini ve ona kitap gönderilmesini inkâr etmişlerdir. Böylece hem ellerindeki Tevratın hem de Kur’an’ın bildirdiği hükümlerin az bir kısmına iman etmişler diğerini ise inkâr etmişlerdir.
Bir kısım âlimler ise âyet-i kerime’nin bu son bölümünü şöyle izah etmişlerdir. "Yahudiler hiç iman etmezler. Her şeyi inkâr ederler. Zira Arapçada "Ne de az" ifadesi "Hiç yok" anlamına da gelmektedir.
Yahudilerin kalblerinin perdeli olduğu hususunda diğer bir âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmuştur: "Ahitlerini bozdukları ve Allah'ın âyetlerini inkâr ettikleri, haksız yere Peygamberleri öldürdükleri ve "Kalblerimiz perdelidir" dedikleri için onlara lanet ettik. Doğrusu Allah, inkâr etmeleri sebebiyle onların kalblerine mühür vurmuştur. Onlardan pek azı iman eder. Nisa sûresi, 4/155
Onlara, Allah'ın katından, ellerinde bulunanı tasdik eden bir kitap gelinec -ki onlar daha önce, kâfirlere karşı kendilerine yardım edilmesini bekliyorlardı- Evet, kendilerine, bildikleri gelince onu inkâr ettiler. Allah'ın laneti kâfirlerin üzerinedir.
Yahudilere, ellerinde bulunan Tevratı ve İncili tasdik eden Kur'an gelince -Ki, o Yahudiler, Muhammed gönderilmeden önce, müşrik Araplara karşı, onu vesile kılarak Allah'tan yardım diliyorlardı- Evet, kendilerine, Tevratta vasıflarını okudukları Muhammed gelince onu inkâr ettiler, yalanladılar. Allah'ın hor ve hakir yapması ve rahmetinden kovması, Muhammedin Peygamberliğini inkâr eden kâfirlerin üzerinedir.
Abdullah b. Abbas, Katade, Ebul Âliye, Süddi, Atfı, Mücahid, Said b. Cübeyr Ali el-Ezdi ve İbn-i Zeydden Rivâyet edildiğine göre Yahudiler, Hazret-i Muhammedi vesile kılarak yardım diliyor ve müşriklerle savaştıkları zaman şöyle diyorlardı. "Ey Allah’ım, sen, gönderilecek âhir zaman Peygamberi hürmetine, müşriklere karşı bize yardım et." Fakat Peygamber gönderilip te onun, kendi ırklarının dışında biri olduğunu görünce, Arapları kıskanarak Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i inkâr ettiler.
üzerine dedim ki: "Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin olsun ki bu iki melek te ve bu ikisinin arasında bulunanlar da, bu iki meleğe düşman olanlara düşman ve bunlara karşı barışık olanlara da barışıktırlar. Cebrâilin, Mikâilin düşmanlarına, Mikâilin de Cebrâilin düşmanlarına karşı barışık olmaları bunlara yakışmaz." Ömer devamla diyor ki "Sonra kalktım Resûlüllah'ın arkasından gittim. O, bir kabilenin hurma bahçesinden çıkarken ona kavuştum. O bana dedi ki: "Ey Hattabın oğlu, şimdi inen âyetleri sana okuyayım mı?" Sonra "Dedi ki: "Kim, Cebrâilin düşmanı ise bilsin ki, geçmiş kitapları tasdik eden, mü’minler için bir hadiyet ve müjde olan Kur’an’ı Allah'ın izniyle senin kalbine o indirmiştir." âyetini ve bundan sonra gelen âyetleri okudu. Bunun üzerine dedim ki: "Ey, Allah'ın Resulü, babam anam sana feda olsun, seni, hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki ben sana bunu haber vermek için gelmiştim. Halbuki, lütuf sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah, bu haberi sana benim söylememden önce bildirdi.
Kim Allah'a, meleklerine, Peygamberlerine, Cebrâile ve Mikâîle düşman olursa, şüphesiz ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de "Cebrâil bizim düşmanımız, Mikâil ise dostumuzdur." diyen Yahudilere cevap veriyor, onları bu gibi sözlerinden dolayı kınıyor ve bildiriyor ki, Cebrâil, Allah'ın dostudur. Allah'ın dostuna düşman olan, bizzat Allah'a ve Allah'ın diğer dostları olan meleklerine ve Pegyamberlerine de düşman olmuş olur. Böylece inkâra düşer. Bir hadis-i Kudside şöyle buyurulduğu Rivâyet edilmektedir: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dedi ki:
"Allah şöyle buyurdu: "Kim benim bir dostuma düşmanlık edecek olursa, şüphesiz ki ben ona karşı savaş ilan etmiş olurum... Buhari, K. er-Rikak bab: 38
Âyet-i kerime’de melekler zikredildikten sonra özellikle, Cebrâil ve Mikâilin de zikrerdilmeleri, Yahudilere net bir şekilde cevap verilmesi ve onların, bu hususta bilgisi olmayanları aldatmalarına imkân verilmemesi içindir. Çünkü "Allah, meleklere düşman olanlara düşmandır" denilip yetinilseydi, Yahudiler, aralarında bulunan bilgisiz kişilere "Biz, meleklerin düşmanı değiliz. Bundan dolayı da Allah bizim düşmanımız değildir." diyebilir ve onları kandırabilirlerdi. Bu gibi aldatmalarına imkân verilmemesi için özellikle Cebrâil ve Mikâilin isimleri de zikredildi.
Taberi, bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında şu hadisi şerifi Rivâyet etmektedir. "Bir gün Resûlüllah, Yahudilere soru sorarak onlara, "Okumuş olduğunuz kitap hakki için size soruyorum, Meryemoğlu İsanın. beni müjdelediğini ve o müjdelemesinin, "Size bir Peygamber gelecek, adı. da Ahmet'tir." şeklinde olduğunu o kitabınızda bulmuş muydunuz?" dedi. Yahudiler, "Allah hakkı için evet. Biz seni, kitabımızda bulmuştuk. Fakat biz senden hoşlanmaz olduk. Çünkü sen, malları helal kılıyor, kanları akıtıyorsun." dediler. İşte bunun üzerine Allah "Kim Allah'a, meleklerine. Peygamberlerine ,Cebrâile ve Mikfüle düşman olursa şüphesiz ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır." âyetini indirdi.
Ey Rasûlüm, şüphesiz ki biz sana apaçık âyetler indirdik. Onları ancak fasıklar inkâr ederler.
Ey Muhammed sana, senin Peygamberliğini gösteren apaçık deliller indirdik. Senin Peygamberliğinin doğru olduğunu gösteren bu delilleri ancak, dinlerinden çıkmış ve rablerine isyan etmiş kimseler inkâr ederler.
Burada zikredilen "Apaçık âyetler" den maksat, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)e verilen Kur’an’ın ihtiva ettiği apaçık delil ve bilgilerdir. Bu bilgiler İsrailoğullarının, başkalarından gizledikleri bilgiler ve bir kısmını değiştirdikleri hükümlerdir. Allahü teâlâ bunları Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)e açıklamış böylece onun hak Peygamber olduğunu ortaya koymuştur. Öyle ki, kıskanma ve kin duygulan taşımayan her sağlam fıtrat sahibi insan, Hazret-i Muhammed'in hak Peygamber olduğunu kabul eder olmuştur. Hazret-i muhammed'in hak Peygamber olduğunu gösteren bu delil ve alâmetleri ancak Yahudi Hahamları gibi, dinden çıkan insanlar inkâr ederler. Dinlerine bağlı olanlar ise Hazret-i Muhammed'in ve ona indirilenlerinhak olduğunu kabul ederler
söylemenin isabetli olmadığını ifade etmiştir.
Âyet-i kerime’de " Hak kendileri için apaçık belli olduktan sonra" buyurulmaktadır. Buradaki hakkın belli olmasından maksat, Hazret-i Muhammed'in ve İslâm dininin hak olduğunun ortaya çıkmasıdır. Zira Tevrat ve İncil'de Resülullah'ın ve İslam dininin ortaya çıkacağı zikredilmiş, Resûlüllah gelip İslam'a davet edince mesele tamamen aydınlanmıştır. Fakat Yahudiler bunu içlerine sindiremeyip İnkârcılıklarına devam etmişlerdir.
Âyet-i kerime’nin devamında "Allah'ın emri gelinceye kadar onları affedin ve hoşgörülü olun" buyurulmaktadır. Daha sonra ehl-i kitap ve müşrikler hakkında Allah'ın şu emirleri gelmiş ve bu âyet-i kerime’nin "Onları affedin ve hoşgörülü olun" emirleri neshedilmiştir. Nitekim Katade ve Rebi' b. Enes ve Süddi, ehl-i kitap hakkında nazil olan şu âyetin, burada zikredilen "Onları affedin ve hoşgörülü olun" emirlerini neshettiğini söylemişlerdir. "Kitap ehlinden Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayanlar ve hak din olan İslam'ı din edinmeyenlerle, boyun eğip kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın."
Abdullah b. Abbas ve Katadeye göre de şu âyet-i kerime, bu âyetin, "Onları affedin ve hoşgörülü olun." kısmım neshetmiştir. "Mukaddes olan haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayın, çember içine alın. Her gözetileceli yerden onları gözetleyin. Eğer tevbe ederler, namzi kılıp zekâtı verirlerse artık yollarını serbest bıkarın. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve merhamet edendir.
başka din kabul etmediği, hak olan İslam dini ile gönderdik. Biz seni. sana itaat edeni dünyada zaferle, âhirette de devamh nimetlerle müjdeleyin olarak, sana isyan edeni ise, dünyada alçaklık ve zilletle, âhirette de hakir düşüren azapla uyarıcı olarak gönderdik. Ey Muhammed sen, kâfir olup cehennemlik olanlardan sorumlu tutulmayacaksın.
Âyet-i kerime’nin sonundaki "Sorunlu tutulmayacaksın" şeklinde tercüme edilen ifadesi iki şekilde okunmuştur. Kurraların çoğunluğu, Kur'an-ı Kerimde tesbit edildiği şekliyle bu kelimeyi olarak okumuşlardır.
Âyetin mealdeki izahı, bu okunuş şekline göredir. Medine kurralarının bazıları ise âyetin bu bölümünü şeklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre âyetin mânâsı: "Şüphesiz ki biz seni hak olan İslam ile bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Sen, cehennemlikler hakkında bir şey sorma." şeklindedir. Bu hususta Muhammed b. Kâ'b el Kurezi şu hadisi Rivâyet etmiştir: Bir gün Resûlüllah : "Keşke ben, babamın ve anamın ne durumda olduklarını bilmiş olsam." dedi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu ve Resûlüllah'a: "Sen, cehennemliklerin ne olduklarını sorma." dendi.
Taberi, birinci kıraat şeklinin ve âyete ona göre mânâ vermenin daha doğru olduğunu söylemiş. Muhammed b. Kâ'bdan nakledilen bu haberin sahih olmadığını, zira Resûlüllah'ın, cehennemde olan cehennemliklerin ne olacaklarını sormasının doğru olmadığını belirtmiştir
vazgeçip tevbe etmeyi gerektiren bir amel yapmış olmasın. Belki de Hazret-i İbrahim ve İsmail, kendilerinden sadır olan bir kusurdan dolayı, rablerine tevbe etmişlerdir. Bu tevbelerini de özellikle Kâbenin duvarlarım yaptıktan sonra beyan etmeleri tevbelerinin kabulü için Kâbenin daha uygun bir yer olmasındandır. Böylece kendilerinden sonra gelen insanlar da günahlarından arınmak için kutsal yerlerde rablerine tevbe etsinler ve Hazret-i İbrahim ve İsmailin sünnetini devam ettirsinler. Belki de Hazret-i İbrahim ve İsmailin, rablerine tevbe etmeleri, bizzat kendi kusurlarından kaynaklanmayıp kendi soylarından gelecek olan günahkârların kusurlarının affedilmesi içindir. Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahime, soyundan zalimlerin geleceğini ve Allah'ın ahdine erişemeyeceklerini beyan etmiştir. Hazret-i İbrahim ve İsmail de soylarından gelecek insanların bağışlanmalarını rablerinden istemişlerdir.
Rabbimiz, onlara, kendi içlerinden Peygamber gönder. Âyetlerini onlara okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları (kötülüklerden) temizlesin. Şüphesiz sen, her şeye galipsin, hüküm ve hikmet sahibisin.
Rabbimiz, bizim soyumuza, Araplardan bir Peygamber gönder. Senin vahyettiğin kitabı onlara okusun. Onlara Kur’an’ı öğretsin. Onları şirkten ve putlara tapmaktan temizlesin. Ey rabbimiz, şüphesiz ki sen, hiç kimsenin âciz bırakmayacağı bir güce sahipsin, hüküm ve hikmet sahibisin. Senin tedbirinde hiçbir eksiklik ve kusur yoktur.
Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmailin: "Rabbimiz, bizim soyumuza kendilerinden bir Peygamber gönder." şeklindeki duaları, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gelmesine dair olan dualarıdır. Bu dua hakkında, İrbad b. Sâriye, Resûlüllah efendimizin şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir:
"Ben, Âdem (aleyhisselam) yerde balçık olarak yatarken, Allah katında Peygamberlerin sonuncusuydum. Ben bunun nasıl böyle olduğunu size bildireyim. Ben, atam İbrahimin duası, İsanın müjdesi, annemin de rüyasıyım. Bütün Peygamberlerin anneleri de buna benzer rüyalar görmüşlerdir. Ahmed b. Hanbel, Müsned c. 4, s. 127, 128
Katade ve Süddi de, Hazret-i İbrahim ve İsmailin, gönderilmesini istedikleri Peygamberden maksadın, Hazret-i Muhammed olduğunu söylemişlerdir.
Âyette zikredilen "Kitap"tan maksat, Kur'an-ı Kerimdir. "Hikmet"ten maksat ise Katadeye göre "Sünnet"tir. İbn-i Zeyd ve Malik'e göre ise "Hikmet"ten maksat, dini bilmek ve onu anlamaktır. Zira insanlar dini ancak Peygamberin öğretmesi ve anlatmasıyla idrak edebilirler.
Taberi diyor ki: "Bize göre "Hikmet"ten maksat, "Allah'ın hükümlerini bilmektir. "Bu hükümler ancak Peygamberlerin bildirmesiyle öğrenilmiş olur. "Hikmet" kelimesi "Hüküm" kelimesinden türetilmiştir. Bunun mânâsı ise "Hak ile bâtılın arasını ayıran Kur'an" demektir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey Rabbimiz, sen onlara, içlerinden bir Peygamber gönder. Onlara âyetlerini okusun ve kendilerine gönderdiğin kitabı ve aralarında senin hükmünle hüküm vermeyi öğretsin."
Âyet-i kerime’de: "Onları (kötülüklerden) temizlesin." buyurulmaktadtr. Burada ifade edilen temizlenmeden maksat, Allah’a ortak koşmaktan ve putlara tapmaktan temizlenmeleridir. "Zekat" kelimesi, "Artmak" mânâsına da geldiğinden âyette "Onların itaat ve ibadetlerini artırsın." mânâsı da mevcuttur.
onun yüceliğine boyun eğeriz. Ona ibadet etme hususunda kibirlenmeyiz."
* Hıristiyanlar, gerek Hıristiyanlığı kabul eden insanları gerekse küçük çocukları, mukaddes kabul ettikleri suya batınp çıkararak vaktiz yaparlar. Böylece Hıristiyanlık boyası ile boyadıklarını zannederler. Allahü teâlâ bu âyet-i kerimesinde Hazret-i Muhammede ve ona iman eden ümmetine "Yahudi olun ki kurtuluşa eresiniz." diyen Yahudilere ve "Hıristiyan olun ki kurtuluşa eresiniz." diyen Hıristiyanlara şöyle demelerini emretmiştir: "Biz, Hanif dini olan İslam dini üzereyiz. Allah'ın gerçek boyası işte bu dindir. Siz de gelip bu dine girerek bizim yaptığımız gibi, Allah'ın boyası ile boyanın."
Âyette zikredilen "Allah'ın boyası"ndan maksat, Katade, Ebul Aliye, Atiyye, Süddi, İbn-i Abbas ve İbn-i Zeyd'e göre "Allah'ın dinidir." Mücahidden nakledilen başka bir görüşe göre ise "Allah'ın boyası"ndan maksat, Allah'ın, insanlan, üzerinde yarattığı fıtrattır.
Onlara de ki: "Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki o, bizim de rabbimiz sizin de rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Biz, Allah’a karşı samimi olanlarız."
Ey Rasûlüm, Yahudi ve Hıristiyanlara de ki: "Allah'ın dini hakkında bizimle tartışıp mücadeleye mi girişiyorsunuz? Peygamberinizin, bizim Peygamberimizden, kitabınızın bizim kitabımızdan daha önce gelmesinden dolayı sizin, Allah’a bizden daha yakın olduğunuzu mu zannediyorsunuz. Halbuki bizim de sizin de rabbimiz birdir. O, adaletlidir, asla zulmetmez. Bizlerden herbir cemaatin yapmış olduğu iyi veya kötü ameller kendisine aittir. Herkes ameline göre sevap kazanır, veya cezalandırılır. Yoksa dininin veya kitabının eski oluşuna Yahut soyuna göre ceza veya mükâfaatlandırılacak değildir. Biz, ibadeti sadece Allah’a yaparız. Sizler gibi, ona hiçbir şeyi ortak koşmayız.
Görüldüğü gibi bu Âyet-i kerime, din hususunda mü’minlerle mücadele eden Yahudileri kınamaktadır
.işlerde yarışın. Nerede olursanız olun Allah hepinizi bir araya toplayacaktır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadirdir.
Her ümmetin yöneldiği bir kıblesi vardır. Yüzünü o tarafa doğru çevirir.
Siz, rabbinize şükretmek için salih amellere koşuşun. Dünyada âhiretiniz için azık hazırlayın. Kıblenizi muhafaza edin. Sizden evvelki ümmetler gibi onu kaybetmeyin. Sonra siz de onlar gibi sapıklığa düşersiniz. Nerede ölürseniz ölün, Allah hepinizi kıyamet gününde bir araya toplayacaktır. Şüphesiz ki Allah, ölümünüzden sonra sizi kabirlerinizden çıkarıp bir araya toplamaya gücü yetendir.
Her nereye çıkıp gidersen git, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu, elbette rabbinden gelen bir gerçektir. Allah, sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Ey Rasûlüm, hangi yere gidersen git, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Kıbleye doğru yönelmek, rabbinin katından gelen ve şüphe götürmeyen bir gerçektir. O halde bu emri tut. Kıbleye yönelerek Allah’a itaat et. Allah, sizin yaptıklarınızdan gafil değildir. Yaptıklarınızın karşılığını size vermesi için onları zaptetmektedir.
hadis Rivâyet etmezdim. "Ebû Hureyre bu âyeti ve bundan sonra gelen âyeti okumuş ve devamla şöyle demiştir: "Muhacir kardeşlerimizi çarşilardaki alış veriş meşgul ediyordu. Ensardan olan kardeşlerimizi ise malları üzerindeki çalışmaları meşgul ediyordu. Ebû Hureyre ise karın tokluğuna Resûlüllah'tan ayrılmıyordu. O, onların hazır bulunmadiği yerlerde hazır bulunuyor ve onların ezberlemediklerini ezberliyordu Buhari, K. el-İlm, bab: 42/Müslim, K. Fadail es-Sahabe, bab: 160
Âyeti kerime’nin sonunda "İşte onlara Allah lanet eder, hem de bütün lanet edenler lanet eder." buyurulmaktadır. Bundan maksat, Allah'ın indirdiğini gizleyenleri Allah rahmetinden uzaklaştırır ve lanet edenler de onun, Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmasını Allah'tan dilerler. Zira lanetin lügat mânâsı "Uzaklaştırmak ve kovmak" demektir.
Âyette zikredilen "Lanet edenler" den maksat, Mücahid ve İkrimeye göre, yeryüzündeki canlılar ve haşerattır. Zira bu yaratıklar: "Âdemoğlunun günahları yüzünden, bizden yağmur kesildi." derler, ve günah işleyenlere, Allah'ın lanet etmesini dilerler. Bu hususta İkrime diyor ki: "Bütün lanet edenler lanet eder. Hatta gübre böcekleri ve akrepler dahi. Onlar, "Âdemoğlunun günahları yüzünden biz yağmurdan mahrum olduk." derler.
Katade ve Rebi' b. Enes'e göre ise "Lanet edenler" den maksat. Melekler ve mü’minlerdir. Süddi ve Dehhak'a göre ise "Lanet edenler"den maksat, Kabirde azap gören "kafirlerin seslerini işiten ve insan ve cinlerin de dışındaki bütün yaratıklardır. Bu hususta Bera b. Âzibin şöyle dediği rivâyet edilir: "Kâfir kabire konulduğu zaman yanına bir yaratık gelir. Onun gözleri sanki bakırdan iki kazandır. Elinde demirden bir direk bulunmaktadır. Onunla kâfirin iki omuzu arasına öyle bir vurur ki kâfir çığlık koparır. Onun sesini işiten her yaratık ona lanet okur. Onun sesini işitmeyen hiçbir kimse kalmaz. Ancak cinler ve insanlar işitmezler.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden doğru olanı, lanet edenlerin, melekler ve mü’minler olduğunu söyleyen görüştür. Zira Allahü teâlâ, başka bir âyet-i kerime’de, kâfirlere lanet okuyanları saymış ve buyurmuştur ki: "İnkâr edenler ve kâfir olarak ölenler var ya. Şüphesiz ki Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti işte bunların üzerinedir. Bakara sûresi, 2/161
hayvan, kan, domuz eti gibi murdar yiyeceklerin dışında, helal kıldığım temiz ve güzel şeylerden yeyin. Şeytanın takibettiği yol ve işlerde ve sizi davet ettiği, Allah’a itaat etmeme hususunda onun yolunu takibetmeyin. Çünkü onun düşmanlığı açıktır. O, atanız Âdemi aldatarak, yasaklanmış ağaçtan yedirdi, hata işleterek ayağını kaydırdı ve onu cennetten çıkarttı.
* Şeytan, insanoğlunun apaçık düşmanıdır. Bu hususa çeşitli âyet-i kerimelerde işaret buyurulmaktadır. "Şüphesiz ki şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman edinin. O, kendi taraftarlarını ancak cehennemliklerden olmaya çağırır." Fatır sûresi, 35/6 Ey Muhaınmed, sen insanlara Âdemle İblisin kıssasını hatırlat, hani bir zaman meleklere: "Âdeme ihtiram secdesinde bulunun." demiştik de İblisin dışında bütün melekler secde etmişlerdi. Cinlerden olan İblis ise rabbinin emrinden çıkmıştı. Beni bırakıp İblisi ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimlerin, Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinmeleri ne kötü bir mübadeledir. Kehf sûresi, 18/50
Âyette zikredilen "Şeytanın adımları"ndan maksat, Abdullah b. Abbasa göre "Şeytanın ameli" Mücahid, Katade ve Dehhaka göre "Şeytanın aldatmaları" Süddiye göre "Şeytana itaat" Ebû Miclez'e göre ise "Günah işlemeye dair adakta bulunmak"tır.
Taberi diyor ki: "Bu zikredilen görüşlerin hepsi birbirine yakındır. Bu izahların hepsi de Şeytana uyulmama konusunda dikkatli olmaya dair dikkatleri çekmektedir.
O, size sadece kötülük ve hayasızlığı ve Allah’a karşı, bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Şeytan size, sahibine kötülük getirecek olan, Allah’a isyan etmeyi ve zina gibi her çeşit çirkin ve hayasız işi yapmayı emreder. Allah'ıı karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi de emreder.
Âyette zikredilen "Kötülük"tan maksat, "Günah işlemek"tir. "Hayasızlık" ise "Her söylenilmesi, işitilmesi çirkin örülen şey"dir. Süddi, hayasızlıktan maksatın "Zina etmek" olduğunu söylemiştir.
Âyette zikredilen: "Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." ifadesindeki "İnsanların bilmeyerek söylediklerinden maksat, şu âyet-i kerime’de zikredilen ve helal olduğu halde kendilerine haram kıldıkları şeylerdir: "Allah, "Bahire", "Saibe", "Vasile", ve "Hâm" diye bir şey yapmamıştır. Fakat kâfirler, Allah’a yalan iftira etmektedirler. Çokları da akıllarını kullanmazlar. Maide sûresi, 5/103
Bahire: İslâmdan önce cahilîye döneminde Arapların bazı âdetleri vardı. Mesela bir deve, beşinci defa doğurmasında da dişi doğurursa onun kulağı çentilip serbest bırakılırdı. Onun sütü sağılmaz ve binek olarak ta kullanılmazdı.
Sâibe: Dileği yerine gelen bir kimse putlara deve adardı. Bu deveye de binilmez ve sütü sağılmazdı. İşte böyle bir deveye de Saibe denirdi.
Vasile: Bir deve, birisi erkek diğeri dişi olmak üzere ikiz doğurursa, ikizi olan dişinin hatırına erkek de kesilmez ve binilmezdi. Buna da Vasile adı verilirdi.
Ham: Bir erkek devenin soyundan on döl alınırsa artık onun sırtı haram sayılır, ona binilmez ve yük tışitılmazdı. Böyle bir deve otlatkta şerbet bırakılırdı ve buna da Ham adı verilirdi.
İşte bu durumlarda bu develere binilmez, yük taşıtılmaz, sütleri sağılıp onlardan istifade edilmezdi. Halbuki onlardan istifade etmeyi Allahü teâlâ biz insanlara helal kılmıştır. İşte Allah'ın helal kıldığı bir şeyi müşrikler kendi kafalarından uydurdukları bazı gerekçelerle kendilerine haram kılmışlardı. Âyet-i kerime bu gibi davranışları yasaklamakta ve Allahü teâlânın böyle bir şeyi emretmediğini beyan etmektedir.
deniyordu ki: "Öldürmeyi en güzel şekilde önleyen yine öldürmedir." İslamın gelmesinden sonra Kur'an-ı Kerim bu hususu daha beliğ bir şekilde ifade etti ve "Kısasta sizin için hayat vardır." buyurdu. Görüldüğü gibi bu âyet-i kerime, belagat ve icaz bakımından o sözle kıyaslanamaz. Zira âyette, bizzat katilin öldürülmesiyle insanlığa hayat bahşedileceği ve masum canların korunacağı beyan edilmektedir. Bu sözde ise öldürmeye karşı öldürmenin gerektiği ifade edilmekte fakat kimin hangi sebeple nasıl öldürülmesiyle diğer ölümlere engel olunacağı açıklanmamaktadır.
halinde ihrama girmesi, böylece düşmanın tecavüzünden emin olmasıydı. İhrama giren ise evinin normal kapısından içeri girmez arkadan çıktığı bir delikten içeri girerdi.
Atâ ve Mücahide göre ise, böyle yapmalarının sebebi, bunu bir takva saymaları idi. Resûlüllah’ın da mensup olduğu Kureyş kabilesine: "Dinlerine bağlı muhafazakârlar" anlamına gelen "Ahmesler" deniyordu.
AHMES: Ahmesler, Hac veya Umre yaptıklarında evlerinin kapısını bırakıp başka tarafından girme şeklinde bir âdete sahip değillerdi. Resûlüllah Medineye hicret edince Ensarda gördüğü bu gibi halleri yasaklamamış ve onları bu âdetlerinde serbest bırakmıştı. Bir keresinde Resûlüllah bir yere normal kapısından girerek Ensardan Hacdan gelmiş bir adam da Resûlüllah gibi normal kapıdan içeri girdi. Resûlüllah ona niçin böyle yaptığını sorunca o da: Resûlüllah’a: "Senin yaptığım yaptım." cevabını vermişti. Resûlüllah ona: "Ben Ahrnes'im" deyince o da "Ben de ahmesim" dedi. Yani "Senin dinine tabiyim." demek istemişti. İşte âyet-i kerime’nin bu bölümü nazil oldu ve evlere normal kapısından girilmesi gerektiğini, kapılar bırakılıp ta arkadan evlere girmenin takva ile bir ilgisinin olmadığını bildirdi. Bu hususta Berâ b. Âzib diyor ki:
"İnsanlar cahiliye döneminde hac yapmak üzere ihrama girdiklerinde bir takva davranışı olmak üzere evlerine kapılarından girmiyorlar, arka taraftan (delik veya pencerelerden) giriyorlardı. İşte onların bu davranışları üzerine bu âyet nazil oldu ve evlere arka taraftan girmenin takva ile alakası olmadığını beyan etti. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre, 2, bab: 29
güldürsün." dediler. Resûlüllah da buyurdu ki: "Allah'ın düşmanı İblis, Aziz ve Celil olan Allah'ın, benim duamı kabul edip ümmetimi affettiğini öğrenince toprakları alıp başına saçmaya başladı." Vah başıma gelenlere, keşke ölseydim de bunu duymasaydım." Şeklînde bağırmaya başladı. İşte beni güldüren, ondan gördüğüm bu feryattir. İbn-i Mace, K. el-Menasik, bab: 56, Hadis No: 3013
Abdullah b. Ömer diyor ki: "Resûlüllah, Arafe günü, geceleyin bize bir hutbe okudu ve buyurdu ki: "Ey insanlar, Allah sizlere bulunduğunuz bu yerde lütufda bulundu. İyilikte bulunanlarınızın iyiliğini kabul etti ve ona istediğini verdi. Kötülükte bulunanlarınızı da bağışladı. Ancak aranızdaki haklar müstesna. Haydi Allah'ın ismiyle dönüp gidin." Abdullah b. Ömer diyor ki: Namazların cem edildiği günün sabahı olunca Resûlüllah şöyle buyurdu: "Ey insanlar, Allah size bulunduğunuz bu yerde de lütufta bulundu. İyilikte bulunanlarınızın iyiliğini kabul etti. Kötülükte bulunanlarınızı iyilikte bulunmalarına bağışladı. Aranızdaki hakların karşılığını da kendi katından verdi. Allah'ın ismiyle dönüp gidin." Bunun üzerine sahabiler "Ey Allah'ın Resulü, sen bizi dün üzüntülü ve hazin bir şekilde döndürüp götürdün. Bugün ise bizi sevinçli ve mesrur bir şekilde döndürüp götürüyorsun." Resûlüllah da buyurdu ki: "Ben dün rabbimden bir şey dilemiştim o, onu bana lütfetmemişti. Ben ondan, birbiriniz üzerinde olan haklarınızı affetmesini istemiştim. O bunu kabul etmemişti. Bugün ise Cebrâil geldi ve dedi ki: "Rabbin sana selam söylüyor ve diyor ki: "İnsanların birbirleri üzerinde olan haklarının karşılıklarını ben kendi katımdan garanti ettim. Bkz. İbn-i Mace, K. el-Menasik, bab: 61, Hadis No: 3024
Taberi diyor ki: "Âyetin diğer bir izah şekli ise şöyledir: "Sonra sizler, Arafattan dönüp Meş'aril Harama akıp giderken Allah’ı, Meş'aril Haramda zikredin."
Resûlüllah’a iman eden mü’minlerin de, ondan önceki peygamberlere iman edenlerin de âyetin kapsamına girdiğini söylemiştir.
Âyette zikredilen "Şeytanın adımları"ndan maksat, İslamın hüküm ve nizamına ters düşen her şeydir. Cumartesi günü yasağına uyma ve İslam dinine muhalif olan diğer dinlerden herhangi birinin hükümlerine uyma da bu kabildendir.
Size apaçık deliller geldikten sonra doğru yoldan saparsanız, bilin ki Allah her şeye galiptir. Hüküm ve hikmet sahibidir.
Eğer, İslâmın hak din olduğuna dair deliller size açıklandıktan sonra İslam şeriatının hükümlerine muhalefet ederseniz, bilin ki Allah, her şeye galiptir. Hiçbir müdafaan Allah'ın, sizi cezalandırmasını önleyemez. Hiç bir kimse de ona engel olamaz. O, size yapacağı şeylerde hüküm ve hikmet sahibidir.
Âyetle zikredilen "Apaçık deliller"den maksat, Hazret-i Muhammed, Kur'an-ı Kerim ve İslam dinidir. Bunlardan sonra sapıklığa düşenler hak yoldan şaşmış, zulme, inkâra ve küfre düşmüş olurlar. Ve her şeye gücü yeten Allah'ın cezalandırmasına layık olurlar. Âyet-i kerime, insanları bu gibi durumlara düşmemeleri için uyarmaktadır.
Taberi diyor ki: "Bu âyet ne başka bir âyeti neshetmiş ne de başka bir âyet tarafından neshedilmiştir. Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, farz olmayan sadakaların nasıl harcanacağını beyan etmiştir. Bu bakımdan din ve takva sahibi olan bir insanın, Allahü teâlânın kullarına öğrettiği bu yolu takibetmesi gerekir. Resûlüllah bu yolun nasıl olduğunu bizlere açıklamıştır. O yolda kişinin önce kendisinden başlaması, sonra aile efradına harcaması, daha somra da Allah’ı razı edecek diğer yerlerde harcamasıdır. İşte Allahü teâlânın beyan ettiği israfla cimrilik arasında tutulacak olan yol da budur. Allahü teâlâ, Peygamberine bu hususu beyan ederek şöyle buyuruyor: "Sakın eli boynuna kelepçelenmiş gibi cimri olma. İsrafa dalarak ta elini tamamen açma. Sonra kınanmış ve açıkta bırakılmış olarak oturup kalırsın. İsra sûresi, 17/29 Yine Allahü teâlâ kullarını "İbadürrahman" olarak vasıflandırırken şöyle buyuruyor: "Onlar harcadıkları zaman ne israf ederler ne de cimrilik. İkisi arasında orta bir yol tutarlar Furkan sûresi, 25/67 Âyet-i kerime’nin mensuh olduğunu iddia eden kimseye denir ki: "Senin buna dair delilin nedir? Halbuki herkes kişinin malından, farz olan zekâtlar dışında, sadaka verebileceği, bağışta bulunabileceği ve malının üçte birini vasiyet edebileceği hususunda ittifak etmişlerdir. O halde bu âyet nasıl mensuh olabilir? Eğer diyecek olursa ki: "Arta kalanın verilmesinin farz oluşu neshedilmiştir." Cevaben denilir ki: "Kişinin malından arta kalanını harcamasının farz olduğuna dair delilin nedir? Ta ki zekatın farz oluşunun bu farzı düşürdüğünü iddia edesin? Bu âyet-i kerime bir farz hüküm koymamıştır. Sadece Resûlüllah’a sorulan infakın nasıl yapılacağını beyan etmiştir.
alınmasının caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Ayrıca Nisa suresinde zikredilen âyette, kadın tarafından herhangi bir geçimsizlik söz konusu olmaksızın, kocanın sırf bir kadını bırakıp diğerini alması meselesi zikredilmektedir. Böyle bir durumda koca, bıraktığı karısından bir şey alamaz. Orada zikredilen mesele, bir muhalaa değildir.
Âyet-i kerime’nin sonunda: "İşte Allah'ın koyduğu hudutlar bunlardır. Bunları aşmayın. Kim, Allah'ın koyduğu hudutları aşarsa işte zalimler onlardır." buyurulmaktadır. Burada zikredilen "Bunlar" İfadesinden maksat putperest olan müşrik kadınlarla evlenmek, müşrik bir erkekle müslüman bir kadını evlendirmek, kadınlara adetli iken yaklaşmak vb. hususlardır. Allahü teâlâ bunların yasak olduğunu bildirmiş ve hudutlarını koymuştur. Bunları yapanlar, Allah'ın koyduğu sınırları aşan zalim kimselerdir. Bu hususta daha geniş bilgi için şu kaynaklara bakınız. Bkz. Buhari, K. et-Talâk, bab, 4,43,44 / Müslim, K. el-Lian, bab: 1, Hadis No. 1492.K. et-Talâk bab: 16, Hadis No. 1473 / Ebû Davud, k. el-Talâk, bab: 10 Hadis No. 2206, 2207 / Şerh-i Nevevi, C. 10 S. 7072 / İlam el-Murakkî'in C.3 S. 30 48 (ahda el-Ceride, Kahire baskısı) Neylül Evtar, cb.s. 255-264 (el-Bâbî el-Hâle'bi Kahire baskısı)
Eğer savaş sırasında düşman korkusundan dolayı, durup ta namazı ayakta kilamıyorsanız, yürüken yahut bineklerin üzerinde kılın. Düşmanlarınızın saldırısından emin olur da korku kalmazsa, namazınızı, Allah'ın size öğrettiği şekilde ona şükür ve övgüde bulunarak kilin. Yani namazı, rükuu ile, secdesi ile ve diğer erkânı ile tam olarak kılın.
İbrahim en-Nehai, Zühri ve Rebi' b. Enesten nakledilen bir görüşe göre, düşmanla çarpışmakta olan kişi kıbleye tam olarak yönelme şartı olmaksızın, dilediği yöne doğru, yürüyerek veya bineğinin üzerinde namazını kılabilir. Bu durumda namaz iki rekattır ve ima ile kılınır. Yani secdeyi rükudan biraz daha fazla eğilerek yapar.
Said b. Cübeyr, Hasan-i Basri, Mücahid, Süddi ve Ata da, korku içinde olan kimsenin, bineğinin üzerinde veya yürüyerek ve ima ile namazını kılacağını söylemişlerdir.
Dehhak ise dilediği yöne doğru, bineğinin üzerinde veya yürüyerek namaz kılabileceğini söylediği gibi, ima ile namaz kılma imkânı bulamaması halinde de iki kere tekbir alarak namaz kılmış olabileceğini söylemiştir.
Katade, Hasan-ı Basri ve Cabir b. Abdullah ise, korku anında iki rekat kı-lamayanm tek rekat kılması halinde bunun yeterli olacağını söylemişlerdir.
Taberi ise, âyette zikredilen korkunun insanı helake sürüklemesi ihtimali kuvvetli olan hertürlü korku olduğunu, düşman korkusu, yırtıcı hayvan saldırısı, evcil hayvanların saldırması ve sel baskını gibi bütün korkuların bu âyette zikredilen korkuya dahil olduğunu, zira âyetin genel olarak korkuyu zikrettiğini söylemiştir. Ayrıca korku namazı hakkında Abdullah b. Ömerin şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) korku namazını şöyle kıldırdı. (Müslümanlar iki guruba ayrıldı). Resûlüllah bir guruba bir rekat namaz kıldırdı. Diğer gurup düşmanın karşısında duruyordu. Resûlüllah birinci guruba bir rekat namaz kıldırınca onlar ayrılıp arkadaşlarının yerine düşman karşısına gittiler. Düşmanın karşısında bulunan gurup geldi. Resûlüllah bir rekat da onlara kıldırdı. Somu selam verdi. Bundan sonra ise her gurup, eksik kalan birer rekatlarını kendi kendilerine tamamladılar Müslim, K. el-Müsafirin, bab: 305,306 Hadis No. 839/Tirmizi, K. es Salah hab: 398 Hadis No. 564
Âyet-i kerime’de zikri geçen namaza "Korku namazı" denmektedir. Ebû Hanifeye göre, muharebe sırasında namazı nomıal şekilde durup kılma imkanı olmazsa, yaya olanlar namazı tehir edip sonra kaza ederler. Eğer binekli iseler binekleri üzerinde kılarlar. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hendek muharebesinde öğle, ikindi ve akşam namazlarını, güneş battıktan sonra hep birlikte kılmıştır.
Bu hususta Cabir b. Abdullah diyor ki:
"Hendek savaşında Ömer b. Hattab gelip Kureyş kâfirlerine fena sözler söyledi ve "Ey Allah'ın Resulü, ben daha ikindiyi kılmadım, güneş neredeyse batmak üzere." dedi. Resûlüllah da: "Vallahi ben de kılmadım." dedi. Sonra bir düzlüğü indi, abdest aldı, güneş battıktan sonra, önce ikindiyi, daha sonra da akşam namazmı kıldi. Buhari, K-es. Sabah el-Havaf bab: 4
İmam Şafiîye göre ise, savaşın kızıştığı zamanlarda, binekli olsun yürüyerek olsun, kıbleye karşı olsun veya başka tarafa doğru olsun, namaz işaretle kılınır.
İmam Şafii, Ebû Hanifenin delil gösterdiği hadîsi şerife mukabil şöyle demektedir: "Hendek savaşı zamanında henüz bu âyet nazil olmamıştı ve korku namazı da yoktu. Âyet-i kerime daha sonra nazil oldu. Korku namazı hakkında daha geniş bilgi için Nisa suresinin yüz bir ve yüz üçüncü âyetlerinin izahına bakınız.
Abdullah b. Abbas ve İbn-i Cüreyce göre bu fırkalardan birincisi, nehiri geçen kâfir ve münafık olan fırkadır. İkinci fırka ise yine nehiri geçen samimi mü’minlerdir. Fakat Katade ve İbn-i Zeyde göre bu iki fırka da aslında nehirden çok az su içen ve Talutla birlikte orayı geçen mü’min fırkalardır. Ancak bu mü’min fırkalardan birinci olarak zikredilenler imanlan zayıf olanlardır. İkincileri ise imanlan güçlü olanlardır. Zira mü’minlerin bir kısmının diğerlerinden daha azimli ve daha kararlı ol-malan mümkündür.
Taberi, daha önce de beyan edildiği gibi, Abdullah b. Abbas, Süddi ve İbn-i Cüreycden nakledilen
birinci görüşü tercih etmiş ve bu fırkalardan birinin kâfir diğerinin mü’min olduğunu söylemiştir.
İbn-i Abbas diyor ki: Bu ırmak Ürdün ile Filistin arasında bulunan, suyu tatlı ve güzel bir ırmaktır. Talutun ordusu susuzluktan şikâyet etmiş o da onlara yukanda geçen cevabı vermiştir.
mânâ verilmiştir. Vehb b. Münebbih, Katade, Süddi, Dehhak ve İbn-i Zeyd, âyeti bu kıraata göre izah etmişlerdir.
Taberi, bu kıraatlardan emir şeklinde okuyan, emredenin de Allahü teâlâ olduğunu söyleyen birinci kıraatin daha doğru olduğunu söylemiş ve gerekçe olarak ta şunları zikretmiştir. "Âyetin başlangıcı: "Allahü teâlânın, öldürüp dirilttiği kimseye "Yiyeceğine içeceğine bir bak hiç değişmemiş. Bir de eşeğine bak. Kemiklere bak." şeklinde emirlerle devam etmektedir.
Âyet-i kerime’nin sonunda Allahü teâlânın, yine dirilttiği o kimseye: "Bil ki Allah her şeye kadirdir." şeklinde buyurduğunu söylemek, âyetteki ahengi sağlama yönünden daha isabetli ve mânâ yönünden daha tesirlidir. Çünkü Allah, kudretini müşahade eden bu kuluna "Bütün bunları yapanın Allah olduğunu bil." demiş olur ki bu da bundan sonra gelen âyet-i kerime’nin son bölümüne tamamen uygundur. Zira onun da son bölümünde "Bil ki Allah her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahbidir." buyrulmaktadır.
karşılık, günahlarınızın affedileceğini ve tarafından bir lütuf olarak azıklarınızı bol vereceğini vaadeder. Allah, lütfü bol olan, kimin ikrama layık olduğunu çok iyi bilendir.
* Abdullah b. Mes'ud diyor ki" "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Âdemoğlunun kalbine şeytan da bir şey sokar melek te. Şeytanın soktuğu şeyler, kötülükler vaadetmek ve hakkı yal anlatmaktır. Meleğin soktuğu şey ise, hayırlı ümitler vaadetmek ve hakkı tasdik ettirmektir. Kim, kendisinde bu durumu hissederse bilsin ki bu, Allah tarafındandir. Bundan dolayı Allah’a hamdetsin. Kim de diğerini hissederse, kavulan şeytanın şerrinden Allah’a sığınsın." ve sonra bu âyeti okdu Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 2 bab: 34, ftadiswı. 2988
Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilirse ona çok hayır verilmiş olur. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır.
Allah, hikmeti yani anlayışı, sözünde isabetli olmayı, işi yerli yerince yapmayı kullarından dilediğine verir. Kime de hikmet verirse, yani kime de anlayışı, söz ve davranışlarında isabetli olma kabiliyetini verirse şüphesiz ki o kimseye çokça hayır verilmiş olur. Bunları ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alırlar.
Müfessirler, âyette zikredilen hikmetten neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir: .
a- Abdullah b. Abbas, Katade, Abul Âliye ve Mücahidden nakledilen bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Hikmef'ten maksat, Kur'andır ve Kur’an’ı anlainaktır. Bu hususta Abdullah b. Abbasın şunları söylediği rivâyet edilmektedir. Âyetteki "Hikmef'ten maksat, Kur’an’ın nâsihini, mensuhunu muhkemini, müteşabihini, mukaddemini, muahharını, helalini, haramını ve misallerini anlamak ve bilmektir.
b- Mücahitten nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen Hikmetten maksat, sözde ve işte isabetli olmaktır.
c- İbn-i Zeyde göre, burada zikredilen hikmetten maksat, dini anlamak ve ona uymaktır.
d- İbrahim en-Nehaiye göre hikmet'ten maksat, anlayışlı olmakür.
e- Rebi' b. Enese göre bundan maksat, Allah’tan korkmadır. Çünkü her şeyin başı Allah’tan korkmaktır. Ve Allahü teâlâ: "Kullan içinde Allah’tan hakkıyla korkanlar ancak âlim kullardır. Fâtır sûresi, 35/28 buyurmuştur.
f- Süddiye göre ise buradaki "Hikmef'ten maksat, Peygamberliktir.
Taberi diyor ki: "Aslında hikmetten maksat, davranışlarda isabetli olmaktır. Davranışlarında isabetli olan, bilinmesi icabedeni bilendir, Allah’tan korkandır. Fakihtir, âlimdir. Peygamberler de böyledir. Bu itibarla hikmeti, isabetli olma anlamında almak, bu görüşlerin hepsini kapsamaktadır.
sen onları cezalandırdın. Bizi de aynı akıbete düşürme."
b- Ata b. Ebi Rebah ve İbn-i Zeyde göre burada zikredilen kelimesinden maksat, tevbesi ve keffareti olmayan ve cezası ağır olan günahlardır. Bu izaha göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Ey rabbimiz, bizden önceki ümmetlere, ağır günalar yükleyip onları domuzlara ve maymunlara çevirdiğin gibi bize de bu gibi günahlar yükleyip bizi de o durumlara düşürme."
c- Rebi' b. Enes ve Malik'e göre buradaki kelimesinden maksat, ağır yük demektir. Mü’minler rablerinden, kendilerine ağır gelecek yükümlülükleri yüklememesini istemektedirler.
Âyet-i kerime’de "Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediğini de taşıtma" buyrulmaktadır. Bunun mânâsı "Ey rabbimiz, sen bizleri, gücümüzün yetmediği ve kaldıramayacağımız amellerle yükümlü kılma." demektir.
Âyet-i kerime’nin bu son kısmı, kulların, Allahü teâlâya karşı nasıl dua edeceklerini öğretmektedir. Ve bu mübarek Sûre işte bu âyetlerle sona ermektedir. Bu âyetlerle Sûre arasında tam bir mutabakat vardır. Zira, surenin kapsadığı, namaz, zekat, oruç, hac, kısas, evlenme, boşanma, iddet bekleme ve alış veriş yapma gibi ilahi emir ve yükümlülüklerle, insanların âhirette görecekleri hesap ve ceza arasında büyük bir münasebet vardır. Bu itibarla Allahü teâlâ surenin sonunda, yarattıklarından hiç birisini, gücünün yetmediği şeyle yükümlü kılmadığını, onları ancak güçleri ölçüsünde sorumlu tuttuğunu böylece kullarına lütufta bulunduğunu bildirmektedir.
Bakara suresinin bu son iki âyetinin fazileti hakkında çeşitli hadis-i şerifler Rivâyet edilmiştir. Peygamber efendimiz hadis-i şeriflerinden birinde şöyle buyuruyor:
"Bakara suresinin son iki âyetini kim bir gece okuyacak olursa o iki âyet onun için kâfidir. Buhari, K. el-Magazi, bab: 12 / Müslim, K. el-Müsafirin, bab: 255, hadis No. 807
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruyor: "Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Bir gün Cebrâil aleyhisselam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında otururken yukarıdan bir gıcırtı işitti. Başını yukarı kaldırdı ve şöyle dedi: "Bu bugün gökte açılan bir kapının gkcirtisıdir. Bu kapı bu güne kadar hiç açılmamıştı. Kapıdan bir melek indi. Cebrâil: "Bu, yeryüzüne inen bir melektir. Bu, bugüne kadar yeryüzüne hiç inmemişti." dedi. Melek selam verdi ve Resûlüllah’aşöyle dedi: "İki nur için müjdeler olsun sana. Bu nurlar ancak sana verildi. Senden önce hiçbir Peygambere verilmemişti. Bu iki nur, Fatihatül Kitap (Fatiha Sûresi) ve Bakara suresinin sonudur. Sen, bunlardan okuduğun her âyetin sevabını mutlaka alırsın. Müslim, K, el-Müsafirîn bab: 254, Hadis No: 806
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yaptığınız için teşekkürler