Kadın sahabeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadın sahabeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2020 Cuma

Afra Hatun (r.a)



Afrâ Hâtun iman âbidesi çocuklar yetiştiren bir anne... Genç yavrularının Allah ve Rasûlü yolunda şehadetlerine sabreden bir hanım sahâbi... Üç çocuğunu Bedir savaşına katılması için teşvik eden kahraman bir İslâm hanımı... Genç şehitler annesi...

O Medineli olup Neccar oğullarına mensuptur. Babası, Ubeyd İbni Sâlebe'dir. Annesi, Ruat binti Adiyye'dir.

Afrâ Hâtun İslâmiyeti Medine'de tanımış ve hiç tereddüt etmeden Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize biat etmiştir.

O, hicret ederek Medine'ye gelen Mekke'li muhâcir kardeşlerine hizmeti şeref bilen bahtiyar bir hanımdı. Rabbisinin rızasını kazanmak için muhacir kardeşlerinin yardımına koştu. Elinden gelen hizmeti esirgemedi. Onlara şefkat dolu bir anne oldu.

Afrâ (r. anhâ) ilk evliliğini Neccar oğullarından Hâris İbni Rıfâa ile yapmıştı. Bu evlilikten üç çocuğu dünyaya geldi. Onlara; Muâz, Muavviz ve Avf isimleri verildi. Her bir oğlunu birer iman fedâisi olarak yetiştirdi.

Afrâ Hatun şecaat ve cesaret sahibi kahraman bir hanımdı. Güçlü ve kuvvetliydi. Hayatın elem ve kederine, tahammüllüydü. Acılara karşı sabırlıydı. Allah ve Rasûlü yolunda sebat eder, dünyevî sıkıntı ve çilelere aldırmazdı. Bedir harbi olunca oğullarının hepsini savaşa göndermişti. Onların gösterdiği îmânî heyecandan son derece mutluluk duymuştu. Savaşta sergiledikleri kahramanlıklara çok sevinmişti. Hatta iki oğlunun şehadetine sevindiği kadar diğer oğlunun şehid olamadığına üzülmüştü. Abdurrahman İbni Avf (r.a) bu genç kardeşlerin Bedir"de gösterdikleri kahramanlıkları şöyle nakleder:

Bedir günü Ebû Cehil kahramanlık şiirleri söyleyerek müşrik ordusu içinde dolaşıp dururdu. Anam beni bugün için doğurdu diyerek övünürdü. Askerine bu sözlerle cesaret vermek isterdi.

Kendi kabilesi Beni Mahzum gençleri etrafını sarmış yanına kimseleri yaklaştırmazdı. Böyle bir ortamda ben sağıma soluma baktım, Ensar'lı iki genç arasında kaldığımı gördüm. Onlardan biri bana doğru yaklaştı ve:

- Ey amca! Sen Ebû Cehil'i tanır mısın!" diye sordu. Ben de:

"- Evet! Tanırım ey kardeşimin oğlu. Ebû Cehil'i ne yapacaksın?" dedim. Genç delikanlı bana:

"- Haber aldım ki o, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize sövermiş!? Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onu bir görecek olursam, ikimizden eceli gelen ölmedikçe, şahsım ondan ayrılmayacaktır. Allah'a ahd ettim. Onu gördüğüm gibi üzerine saldıracağım. Ya onu öldüreceğim veyahud bu uğurda öleceğim" dedi.

Gencin kahramanca söylediği bu sözlere ve ondaki imânî heyecana hayret ettim. Öbür genç de diğeri gibi ahdetmişti.

Çok geçmeden, Ebû Cehil'i askerin içerisinde öteye beriye telaşla giderken gördüm. Gençlere hitaben: "" Görüyor musunuz? İşte, sorduğunuz adam!" dedim.

Gençler hemen kılıçlarını sıyırdılar. Süratle hareket edip ikisi birden fırlayarak o tarafa doğru yöneldiler. Çifte şahin gibi süzülüp Ebû Cehil'e doğru koşmaya başladılar. Anî bir hareketle seyirtip onun üzerine hücum ettiler. Hamle üstüne hamle yaptılar.

Bu iki genç meğer Afrâ Hâtun'un oğlu Muâz ile Muavviz adında iki fedâî kardeşler imiş.

Afrâ Hâtun'un bu kahraman oğulları çok genç olmalarına rağmen kükremiş aslanlar gibi Allah ve Rasûlünün düşmanı bulunan Ebû Cehil'in üzerine çullandılar. Bu din düşmanı neye uğradığını bilemedi. Kılıç darbeleriyle derin yaralar aldı. Bu sırada Ensardan Muaz İbni Amr İbni Cemuh adında bir başka yiğit Ebû Cehil'i gözetirmiş. O da koşup geldi ve birlikte canını cehenneme gönderdiler.

Muaz ve Muavviz (r. anhüm) kardeşler Ebû Cehil'in işini bitirdikten sonra yine kahramanca çarpışmaya devam ettiler.

Bu İslâm cengâverleri, Bedir'in bu çifte arslanları, nihayet arzuladıkları şehitlik mertebesine kavuştular.

Afrâ Hatun (r. anhâ) iki oğlunun şehid olduğunu haber alınca Allah'a hamd etti. Diğer oğlu Avf'ın onlarla birlikte şehid olamayışına üzüldü. İstiyordu ki, o da Allah yolunda cânını fedâ eylesin. Bu üzüntüsünü Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi vesellem efendimize gelerek şöyle dile getirdi:

"" Ya Rasûlallah!" İki çocuğum şehid oldu. Keşke Avf da aynı mertebeye ulaşsaydı. Acaba Avf onlardan daha mı geridedir:" dedi.

Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz iman dolu ve şehidlik özlemiyle dolu bir kalbe sâhib bu anneye şu cevâbı verdi:

"" Hayır! Muaz ve Muavviz hayattan tam lezzet alamadan genç yaşta şehid oldular. Fakat Avf da onlardan geride değildir." buyurdu.

Avf (r.a) da kardeşlerinin şehadetinden sonra büyük bir cesaretle düşman safları içine atıldı. Kahramanca çarpıştı. Birçok düşmanı tepeledikten sonra şehâdet şerbetini içti. Cennette kardeşlerine kavuştu.

Ne gıptaya lâyık bir hareket!.. Ne kahramanlık!.. Ne fedakârlık!.. Ne candan bir gayret!.. Ne yüce bir imânî heyecan!.. Ne şerefli bir mertebe!.. Ne samimi bir muhabbet!.. Allah"ım bizlere de böylesi yücelikler nasîb et!.. İmânî heyecan ve gayretimizi müzdâd et!.. Bu şerefle yaşamayı ve ölmeyi lutfet!..

Afrâ Hâtun (r. anhâ) böylesine kahraman yiğitler yetiştiren bir anne. Çocuklarını birer iman âbidesi olarak yetiştiren ve onların Allah ve Rasûlü yolunda şehid olmalarına sevinen bahtiyar bir anne. Bu genç şehid kardeşler "Afrâ'nın oğulları" lakabıyla anılır olmuşlardır.

Allah onlardan razı olsun. Rabbımız bizleri şefaatlerine nâil eylesin. Amin.

2 Temmuz 2020 Perşembe

HZ. ÂİŞE (r.anha)




Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilk iman eden onun en sadık arkadaşı Hz. Ebu Bekr es-Sıddîk'ın kızı ve Hz. Peygamber'in zevcesi. Hicret'ten dokuz veya on sene önce Mekke-i Mükerreme'de doğdu. Annesi Ümmi Rûmân binti Âmir İbn Umeyr'dir. Hz. Âişe çok küçük yaşta müslüman olmuştur.

Resulullah, ilk zevcesi Hatîcetü'lKübrâ hayatta iken başka bir kadınla evlenmemişti. Onun vefatından sonra bir süre daha evlenmedi. Resulullah, Hatice (r.anha)'nin ölümüne çok üzüldü. Osman İbn Maz'un'un hanımı Havle binti Hakim, Resulullah'a gelerek Ebu Bekr es-Sıddîk'ın kızı Âişe ile evlenmesini teklif etti. Sonra da Resulullah adına Ebu Bekr'e giderek kızı Âişe'yi istedi.

Hz. Âişe'nin Resulullah'a nikâhlanması Hicret'ten iki veya üç sene önce oldu. Kaynaklar, bu nikâhlanma sırasında Hz. Âişe'nin yaşının küçük olduğunu kaydetmektedir. Nikâhın kıyılmasından iki yıl kadar zaman geçtikten sonra zifâf vukû bulmuştur. Hz. Âişe'nin o zaman dokuz veya on bir yaşında olduğu rivayet edilmektedir. Bu rivayetleri bazı tarihçiler cerhetmekte ve Âişe validemizin evlendikleri zaman daha büyük olduğunu ileri sürmektedirler. Âişe validemizden rivayet edilen bir hadiste, Hz. Cebrâil Âişe'nin resmini ipek bir hırka içinde Resulullah'a getirmiş ve "Bu, senin dünya ve ahirette zevcendir." demişti. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bâkire olarak nikâhladıkları tek zevcesi vâlidemiz Hz. Âişe'dir. Resulullah onu çok severdi. Ona 'Hümeyra' lâkabını vermiş ve: "Dininizin yarısını bu Hümeyra'dan alınız" buyurmuşlardır. Hazret-i Âişe, Medine'de Peygamberimizin muharebelerine katıldı ve diğer sahâbe hanımları gibi harpte yaralıların tedavisiyle bizzat meşgul oldu. Uhud gazâsında sırtında su ve yiyecek taşıyıp yardım için Peygamber Efendimizin hep yanında kalmıştı. Hatta, peygamberimizin Uhud'da müşriklerin taşlarıyla yaralanan mübarek yüzlerine, hasır yakıp, külünü basarak kanlarının durmasını sağlamıştı. Hz. Âişe bir ara Uhud'da kılıçla cepheye gitmek istemişse de, Resulullah buna müsaade etmemiştir.

Âişe 14-15 yaşlarında iken Benu Mustalik (Müreysi') gazâsına Resulullah'la beraber katıldı. Gazâ dönüşü tuvalet için geride kalması yüzünden iftiraya uğradı; savaşa ganimet için katılan münafıklar Hz. Âişe'nin, gecikmesi sebebiyle, kâfilenin ardından yanında Ashabtan Safvan ile birlikte geldiğini görünce bunu kötü sözlerle ve çirkin bir şekilde yorumladılar. Yolda bu dedikodulara bazı müslümanlar da karışınca Hz. Âişe çok üzüldü; Medine'ye gelince hastalandı, iftira, dedikodu etrafa yayılmıştı. Ateşi yükselerek yatağa düştü. Bu arada kendisini fazla aramayan Rasûlullah'tan izin isteyerek babası Ebû Bekir'in evine gitti. Orada bir müddet kaldı; sabırla bekledi. Bu arada Rasûlullah diğer hanımlarına ve sahâbeden en yakınlarına Âişe'nin durumunun ne olabileceğini sordu. Hepsi de Hz. Âişe'nin temiz ve suçsuz olduğunu söylediler; "Peygamberini fenalıklardan koruyan Cenâb-ı Hak, size böyle bir şeyi revâ görmez, sabreyleyin" dediler.

Aradan bir ay gibi uzun bir zaman geçinceye kadar danışmalarını sabırla sürdüren Resulullah, sonunda Hz. Ebû Bekir'in evine uğradı. Hz. Âişe'yi, anne, babası ve sahâbeden bir hanımla ağlar buldu: "Ya Âişe, senin için bana şöyle şöyle söylediler. Eğer sen, dedikleri gibi değilsen; Allah'u Teâlâ yakında senin doğruluğunu tasdik eder. Eğer bir günah işlediysen, tövbe ve istiğfar eyle! Allah'u Teâlâ, günahına tövbe edenlerin tövbesini kabul eder. " buyurdular. Resulullah'ın mübarek sesini işitince ağlamayı kesen Hz. Âişe babasına bakıp cevap vermesini istedi. Hz. Ebû Bekir ve Âişe'nin annesi böyle söylentilere ve dedi-kodu yapanlara sadece şaşırdıklarını söylediler. Hz. Âişe ise: "Allah'u Teâlâ'ya yemin ederim ki kulağınıza gelen lâfların hepsi yalandır, iftiradır, Allah biliyor ki benim bir şeyden haberim yoktur. Yapmadığım bir şeye evet dediğimde kendime iftira etmiş olurum. Sabretmek iyidir. Onların söylediği şey için Allah'u Teâlâ'dan yardım bekliyorum." dedi. Günahsız olduğundan, kalbinin temizliği ile ve kendinden emin olarak bekledi .

Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yüzünde vahiy alâmetleri belirdi. Hz. Ebû Bekir, Resulullah'ın başının altına bir yastık koyup üzerine çarsaf örterek beklediler. Vahiy tamamlanınca Resulullah terlemiş yüzünü örtünün altından kaldırarak: "Müjdeler olsun sana ey Âişe! Allah'u Teâlâ seni temize çıkardı. Senin pak olduğuna şahit oldu." deyip Kur'an'daki Nûr Suresinden, o an nazil olunan 10 ayeti okudu. Hz. Ebû Bekir hemen kalkıp kızı Âişe'yi başından öptü, "Kalk, Resulullah'a teşekkür et." dedi. Kendisi için ayet ineceğini aklından geçirmeyen Âişe şaşkınlık içinde: "Hayır kalkmam baba vallahi kalkmam. Allah'u Teâlâ'dan başkasına şükretmem. Çünkü Rabbim beni Ayet-i Kerîme ile methetti." dedi. Ama, çok sevindi. iftirada bulunanlar zamanla hakîr ve zelîl oldular.

Peygamberimiz (s.a.s.) 632 senesinde hastalanınca son gününü Hz. Âişe validemizin evinde geçirdi. Rebiü'levvel ayının onikinci pazartesi günü öğleden önce mübarek başı, Hz. Âişe validemizin göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etti. Resulullah'ın vefatından sonra Ashâb-ı Kirâm, Hz. Aişe validemize müminlerin annesi adını vererek, ona büyük hürmet göstermişlerdir. Hz. Âişe de, sahâbe içinde, kırk yıla yakın bir müddet daha yaşamış ve pek çok hadis rivayet etmiştir.

Hz. Âişe'nin bu son kırk yıllık hayatındaki en önemli olay; Cemel Vak'ası'dır. Hz. Osman'ın karışıklık çıkaran entrikacı asiler tarafından şehid edilmesinden sonra halîfe olan Hz. Ali, katilleri bulmak ve kısas yapmak hususunda günün şartları gereği olarak sabırla hareket etmeyi uygun bulmuştu. Bu yumuşak davranıştan yüz bulan asiler taşkınlıklarını artırarak fenalıklarına devam ettiler.

Durum böyle endişe verici bir hâl alınca Ashâb-ı Kiram'ın büyüklerinden bir kısmı (Talha, Zübeyr...) Mekke'ye giderek o sırada hac için orada bulunan Hz. Âişe'yi ziyaret edip, olaylara el koymasını ve kendilerine yardımcı olmasını istediler. Hz. Âişe de; acele etmemelerini, sabırla bir köşeye çekilip Hz. Ali'ye yardımcı olmalarını tavsiye etti. Ashâb-ı Kirâm'ın büyükleri de Hz. Âişe'nin tavsiyesine uyarak, askerleriyle Irak ve Basra'ya gitmeyi uygun gördüler. Hz. Âişe'ye de: "Ortalık düzelinceye ve halifeye kavuşuncaya kadar bizimle beraber bulun, bize destek ol, çünkü sen müslümanların annesi ve Resulullah'ın muhterem zevcesisin, herkes seni sayar dediler. Hz. Âişe de, müslümanların rahat etmesi ve Ashâb-ı Kirâm'ın korunması için onlarla birlikte Basra'ya hareket etti. Bu gidişi asiler, Hz. Ali'ye başka türlü anlattılar. Bu arada Hz. Ali'yi de zorlayarak Basra'ya gitmesini sağladılar. Hz. Ali de Basra'ya gelince Hz. Âişe'ye bir haberci yollayarak, olaylar ve yolculuğu hakkındaki düşüncelerini sordu. Hz. Âişe, fitneyi önlemek ve sulhu sağlamak için Basra'ya geldiğini; öncelikle katillerin yakalanmasını istediklerini halife Hz. Ali'ye bildirdi. Bu görüşü Hz. Ali de uygun bularak sevindi. Memnun olan her iki taraf üç gün sonra birleşmeyi kararlaştırdılar.

Bu barış haberini ve memnunluğu işiten münafıklar birleşmeye engel olmak için, gece karanlık basınca, her iki tarafa da ayrı ayrı askerlerle saldırdılar. Taraflara da: "Bakın, karşınızdakiler sözünde durmadı" deyip bu gece baskını ile ortalığı karıştırdılar. Karanlıkta neye uğradıklarını bilemeyen müslümanlar harb etmeye başladılar. Her iki taraf da karşısındakini suçluyordu. İşte bu iki müslüman grup arasında meydana gelen çatışmaya Cemel vak'ası denir.

Bu vak'ada Hz. Aişe'nin ictihadı Hz. Ali'nin ictihadına uymamıştı. Buna rağmen galib olan Hz. Ali, müminlere anneliği Kur'an-ı Kerim ayeti ile sabit olan Hz. Aişe'ye ikram ve izzette bulundu. "Ali'yi sevmek imandandır." hadisini haber veren Hz. Âişe de Hz. Ali'yi çok severdi. Daha sonra Hz. Ali'nin şehâdetine üzüldü ve çok ağladı. Çünkü, sahâbiler birbirlerini çok severlerdi.

Hayatının son devrelerini müctehid olarak bilhassa kadınlara mahsus hallere dair fikhî hükümlerde fetvalar vererek geçirdi. 676 yılında Medine-i Münevvere'de vefat etti. Cenazesini Ashâbtan Ebû Hureyre (r.a.) kıldırdı. Vasiyyeti üzerine Medine'de el-Bakî' kabristanına defnedildi. Küçük yaşlarda iken Âişe'nin eğitim ve öğretimiyle bizzat babası Hz. Ebû Bekir (r.a.) ilgilenmiştir. Bütün müminlerin annesi olan Âişe validemiz daha küçük yaşlarda iken okuma yazma öğrenmiş, zekâsı ve kabiliyeti ile etrafının dikkatini çekmiştir. Öğrendiklerini unutmaz, ezbere tekrar ederdi. Hafızası çok kuvvetli idi. Akıllı, zeki, âlime, edibe, iffet sahibi bir hanım idi. Pek çok konuları şiirle anlatan sanatkârca bir ifadeye sahipti. Ashâb, karakter ve hâfızasına güvendikleri ayet-i kerime ile övüldüğünü bildikleri için birçok meseleyi ondan sorar ve öğrenirlerdi.

Hz. Âişe vâlidemiz babası Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, Hz. Osman'ın hilâfetleri zamanında Hz. Peygamber'den işittiklerini müslümanlara anlattı. Devamlı oruç tutar ve daima gece namazı kılardı. Hz. Âişe fıkıh ve ictihadda keskin, kuvvetli görüşe sahiptir. Fıkıh ilminin kurucularından sayılır. Devrinin üstün âlimlerinden ve Fukahâ-i Seb'adandır.

Hz. Âişe, güzel ahlâklı, merhamet dolu, cömert ve ibadete düşkün, çok zeki bir sahâbiydi. Hepsinin başında en mümtaz vasfı ise islâm'a ve ilme olan büyük hizmeti idi. Müslüman bilginler arasında yaygın bir rivayete göre fıkıh ve dinî ilimlerin dörtte birini Hz. Âişe nakletmiştir.

Ebû Mûsa el-Eş'ârî: "Bizler, müşkül bir mesele ile karşılaştığımızda gider Hz. Âişe'ye sorardık." demiştir.

Abdurrahman b. Avf'ın oğlu Ebû Seleme: Resulullah'ın sünnetini Hz. Âişe'den daha iyi bilen; dinde derinleşmiş, Ayet-i Kerîme'lere bu derece vâkıf ve sebeb-i nüzulleri bilen, ferâiz ilminde mâhir bir kimseyi görmedim." demiştir.

Hakkında İmam Zührî: "Eğer zamanının bütün âlimlerinin ve peygamberimizin diğer zevcelerinin ilmi bir araya toplansa, Hz. Âişe'nin ilmi yine daha ağır basardı" derdi.

Atâ b. Ebî Rebâh; "Hz. Âişe, ashâb içinde en çok fıkıh bilen, isabetli rey bakımından en ileri gelen bir kimse idi." demiştir.

Tabiinden Mesruk; "Allah'a yemin ederim ki, Ashâb-ı Kirâm'ın ileri gelenlerden bir çoğu gelir Hz. Âişe'den Ferâiz'e ait sorular sorar ve öğrenirlerdi." demiştir.

Hz. Âişe Peygamberimizden ikibinikiyüzon hadîs rivayet etmiştir. Kendisinden de Ashâb ve Tabiin'den bir çok kimse hadîs nakletmişlerdir. Sahih hadis kitapları Hz. Âişe'nin fetvaları ile doludur. Ahmet b. Hanbel Müsned adlı eserinde de Âişe'nin rivayet ettiği hadislerinden uzun uzun bahseder .

Hz. Âişe'nin naklettiği hadislerden bazıları:

"Ey Âişe, Allah, kullarına lutf ile muamele edicidir. Her işte yumuşak davranılmasını sever."

"Her gün yirmi kere ölümü düşünen kimse, şehidlerin derecesini bulur"

"Resul-i Ekrem (s.a.s.) 'in en ziyade hoşlandığı ibadet, devamlı olanı idi, az olsa bile."

"Sekir (sarhoşluk) veren her içki haramdır. "

Hazret-i Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Cebrâil hiç durmaz komşu hakkına hürmet olunmasını bana tavsiye ederdi. Hatta ben yakında komşuyu mirasçı kılacak sandım. "

1 Temmuz 2020 Çarşamba

Aişe Binti Sa'd (r.a)




Aişe binti Sa'd radıyallahu anhâ müslüman bir ailede büyüyen, süs takmayı seven genç bir hanımefendi... Babası meşhur sahâbî Sa'd İbni Vakkas radıyallahu anh'dır. Cennetlikle müjdelenen on sahâbiden biri... Annesi, Zeynep binti Hâris'tir.

Aişe binti Sa'd küçük yaşlarından itibaren Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin hâne-i seâdetlerine sık gidip gelen bir hanım kız. Annelerimiz tarafından çok sevilen ve onların duâsını alarak büyüyen bir bahtiyar.

Aişe binti Sa'd (r. anhâ) sevgi dolu bir gönüle sahipti. Edep ve nezâketliydi. Sevgili Peygamberimizin aileleri olan annelerimizi ziyaret etmeyi ihmal etmezdi. Onlarla geçirdiği anların tadını unutamıyordu. Kendisi bu hâtıralarını şöyle anlatır:

"Ben Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimizin hanımlarından altısını gördüm. Onlarla beraber oturdum. Hiçbirisinin beyaz elbise giydiğini görmedim."

Yine bir defasında onların yanına gitmiştim. Üzerimde süsler vardı. Hiçbirisi beni ayıplamadı. Ziynetimden dolayı bana bir şey söylemedi.

Aişe (r. anhâ)'nın yanında bulunanlar kendisine:

" - Üzerindeki o süsler nelerdi? diye sordu." O da:

" - Altın gerdanlık ve diğer altın takılardı." diye cevap verdi.

Habib b. Ebi Merzuk der ki: "Ben mescidin kapısında bir kadın ile karşılaştım. Etrafında kadınlardan bir grup vardı. Beraberce mescitten çıkıyorlardı. O kadının üzeri ateş parçası gibi parlıyordu." Kendisine:

- O kadın kimdir? diye sorulunca, o: - Sa'd İbni Ebî Vakkas'ın kızıdır, dedi.

Aişe binti Sa'd (r. anhâ) süs takmayı severdi. O zaman henüz ziynetleri gizlemeye dair âyet inmemişti. (Nûr sûresi, 31) Bu sebepten hanımlar ziynetlerini gizlemezlerdi.

Aişe (r. anhâ)'nın Fened isminde bir cariyesi vardı. Yavaş hareket ederdi. Onun bu hâli; "Fened'den daha yavaş" diye Arap darb-ı meseli hâline gelmiştir. Rivayet şöyledir:

"Birgün Aişe onu Medine-i Münevvere'de ekmekçi fırınından ateş getirmek üzere eline bir kürek vererek çarşıya gönderir. Fened çarşıya çıktığında Mısır'a giden bir kafileye tesadüf eder. Onlarla Mısır'a gider. Bir sene sonra gelir. Fırından ateşi alır ve eve aceleyle dönerken ayağı sürçüp düşer. Ateşler etrafa saçılır. Acele ettiğine pişman olur."

İşte bu olay halk arasında yayılır. Bundan sonra bir yere gidip de geciken kimseler hakkında: "Fened'den daha yavaş." "Acelesine pişman." şeklinde darb-ı mesel haline gelir. (Meşâhirûn-Nisa, M. Zihni Efendi, c. 2, s. 16-17)

Aişe binti Sa'd (r. anhâ) zeki bir hanımdı. Babası Sa'd İbni Ebi Vakkas (r.a)'dan duyduğu hadisleri iyi bellemişti. Hadis kaynaklarında birçok rivâyetleri vardır. Miras ile ilgili hadis-i şerifi de babasından dinlemişti. Sa'd (r.a) şöyle nakletmişti:

Veda Hacc'ından sonra Mekke'de hastalandım. Şiddetli ağrılarım sebebiyle kalkamadım. Yattım kaldım. Bu sebepten Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimiz geçmiş olsun ziyaretine geldi. Ben de bunu fırsat bilip:

" Ya Rasûlallah! Gördüğünüz gibi ağrılarım şiddetlendi. Ben mal-mülk sahibiyim. Bana vâris olacak tek kızımdan başka kimsem yok. Malımın üçte ikisini tasadduk etmek istiyorum." dedim. Efendimiz hemen:

" - Olmaz!" buyurdular.

" - Yarısını?" dedim. Yine.

"- Olmaz!" buyurdular.

" - Üçte birini?" dedim. Efendimiz:

" - Üçte birini mi?" dedi. Sonra:

" - Üçte biri de çok. Senin vârislerini zengin olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakirler olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen aziz ve celil olan Allah'ın rızasını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa- mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın." buyurdular. Sonra ben:

" - Ya Rasûlallah! Siz Medine'ye döneceksiniz de ben arkadaşlarımdan geriye mi kalacağım?" dedim. Efendimiz tebessüm ederek:

" - Eğer geri kalır, Allah'ın rızasını düşündüğün bir amel yapacak olursan mutlaka derecen artacak, merteben yükselecektir. Bununla beraber sen daha uzun zaman yaşayacaksın. Öyle ki, Allah seninle bir kısım kavimlere hayır ulaştıracak, diğer kısımlarına da şer." buyurdular.

Sanra Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem elini alnıma koydu. Yüzüme ve karnıma sürdü ve şöyle dua buyurdu:

"Allahım! Ashabımın Medine'ye dönüşünü tamamla. Sa'd'e şifa ihsan eyle." dedi. (Buharî, Cenâiz, 37; Buharî, Vesâya, 2-3; Ebu Davud, 2864)

Bu duâlar hürmetine iyileşip Medine'ye dönen Sa'd İbni Ebi Vakkas (r.a) nice kavimlere hayırlar ulaştırmıştır. Kızı Aişe binti Sa'd (r. anhâ) da Efendimizin hadislerinin ümmete ulaşmasına vesile olmuştur.

Uhud'da babasının kahramanlık sahnelerini anlatırken. Efendimizin: "At Ya Sa'd! Anam-babam sana fedâ olsun" iltifatını ve: "Allahım! Sa'd'ın okunu hedefine ulaştır. Duâsına icabet eyle!" diye duâ ettiğini de nakleder.

***

Aişe binti Sa'd (r. anhâ) babasından zikir ve tesbih konusunda da şu rivayeti nakleder:

"Sa'd İbni Ebi Vakkas'ın kızı Aişe (r. anhâ)'dan, o da babasından şöyle rivayet etmiştir:

Sa'd İbin Ebi Vakkas, Rasûlullah ile beraber bir kadının yanına vardılar. Kadının önünde hurma çekirdeği veya çakıl taşı vardı. Tesbihini onunla sayıyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem ona:

" - Sana bundan daha kolayını veya daha faziletlisini haber vereyim. Şöyle dersin: "Gökteki mahlûkatı sayısınca Allah'ı tenzih ederim. Yerdeki mahlûkat sayısınca Allah'ı tenzih ederim. Gökle yer arasındaki mahlûkat sayısınca Allah'ı tenzih ederim. Yaratacağı şeyler sayısınca Allah'ı tenzih ederim. Yukarıda sayılanlar adedince Allahu Ekber, bunun kadar Elhamdülillah, bunun kadar lâ havle velâ kuvvete illâ billah." dersin." buyurdu. (Ebu Davud, Hadis no: 1500)

***

Yine Aişe (r. anhâ) rivayet ettiği bir hadiste Efendimizin: "Kim ihlas sûresini okursa, Kur'an'ın üçte birini okumuş gibi olur." buyurduğunu nakleder. (Beyhaki, Hadis no: 2424)

Aişe binti Sa'd (r. anhâ) babası Sa'd İbni Ebi Vakkas (r.a)'dan ve mü'minlerin annelerinden hadisler rivayet etmiştir. Kaynaklarda hayatı hakkında fazla bilgi verilmemektedir. 84 yaşlarında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir.

Allah ondan razı olsun. Rabbimiz şefaatlerine nâil eylesin. Amin.

30 Haziran 2020 Salı

Âtike Binti Zeyd (ra)



Mersiyeleriyle Meşhur...

Atike binti Zeyd radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize ilk bey’at eden hanım sahâbîlerden... Aşere-i mübeşşereden Saîd ibni Zeyd (r.a)’ın kız kardeşi... Mersiyeleriyle meşhur bir şâir hanım... Hz. Ebû Bekir (r.a)’ın oğlu Abdullah (r.a)’ın hanımı...

O, Mekke’li olup Kureyş kabîlesine mensuptur. Babası Zeyd İbni Amr İbni Nûfeyl’dir. Hayatında hiç putlara tapmayan ve onlar adına kesilenleri yemeyen bir insan. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimize vahiy gelmeden önce Mekke civarında Beldah vâdisinde karşılaştıklarında müşriklerin ikram ettiği yemeği putlar adına kesildiği için yemeyen Sevgili Peygamberimize tâbî olan ince düşünceli, yufka yürekli, şahsiyetli bir insan.

Cahiliye döneminin vahşetinden kız çocuklarını kurtarmak için gayret gösteren şefkatli bir baba. Küçücük yavruları diri diri gömülmeğe götürülürken âilelerinden isteyerek alan ve onları büyütüp tekrar anne-babasına teslim eden sevgi dolu bir baba.

O, ürümüş toplumu ıslah için gayret etti. Hak dini aramak üzere Şam’a gitti. Hanif dinini öğrenmek üzere Hristiyan âlimlerine müracaat etti. Onlardan aldığı cevap kendisini ümitlendirdi. İnsanlığın karanlıklardan çıkacağı günlerin yakın olduğuna çok sevindi. Alimler ona: “Allah Teâlâ senin aradığın dinin son peygamberini gönderecek. Bu çok yakınlaştı. Çıkacağı yer de sizin memleketinizdir. Sen durma git.” dediler.

Âtike’nın babası Zeyd İbni Amr büyük bir heyecan içerisinde son peygamberi görme aşkıyla hemen yola koyuldu. Mekke’ye doğru yol alırken bedevilerin saldırısına uğradı. Yaralandı. İyileşmekten ümidini kesti. Son peygambere kavuşamayacağının üzüntüsü içerisinde son anlarını yaşarken; bâri çocuklarım o şerefe erebilse dedi. Onların Peygamberle buluşması için: “Yâ Rabbi! Oğlum Said’i ve diğerlerini ondan mahrum eyleme.” diye duâ etti.

Said İbni Zeyd ve kızkardeşi Âtike bu hâlis niyetle yapılan baba duâsı hürmetine İslâm’la şereflenen ilk sahâbilerden oldular.

Âtike binti Zeyd (r.anha) kız çocuklarına kıymet verilmeyen bir dönemde Hak âşığı babasının sevgi, şefkat ve merhamet nazarları altında yetişti. Kız olsun oğlan olsun, bütün çocukları Allah’ın bir emaneti olarak kabul eden, insana insan olduğu için değer veren bir aile ortamında büyüdü. İnsânî ve ahlâki ölçülere sâhib bir terbiye aldı. Vahşetten uzak kaldı. İnce düşünceli, nazik bir hanımefendi oldu.

O, akıllı, terbiyeli, eğitimli, duygulu ve heyecan dolu bir hanımdı. Şiirler söylerdi. İlk evliliğini Medine’ye hicret ettikten sonra. Hz. Ebû Bekir (r.a)’ın oğlu Abdullah (r.a) ile yaptı.

Âtike (r. anhâ) güzelliği ve câzibesiyle kocasını etkiledi. O kadar ki; Abdullah (r.a)’ın ona düşkünlüğünden dolayı cihad ve benzeri sorumluluklarını gereği gibi yerine getirememesine sebeb oldu. Ticarî ve dinî hayatına engel teşkil edecek kadar ileri gitti. İşini gücünü bıraktı. Alış - verişten uzaklaştı. İbadet hayatı zayıfladı. Hatta bir seferinde Cuma namazını kaçırdı. Onun bu hareketleri babacığını üzmeye başladı.

Hz. Ebû Bekir (r.a) oğlunun dünya ve ahiretini birlikte düşünüyordu. Abdullah’ın bu derece hanımına ilgisi ve düşkünlüğünü bir türlü izah edemiyordu. İnsan ifrat ve tefrite kaçmamalıydı. İslâm denge dini idi. İki dünyamızı da kazanmak için çalışmak gerekliydi. Oğlunun ebedî hayatını düşünerek birgün ona: “Oğlum! Bu kadın senin din ve dünyana engel oluyor.” diyerek uyardı. Sonra “onu boşa” dedi. Ondan ayrılmasını istedi.

Abdullah (r.a) iki sevgi arasında kaldı. Babasının bu tavrına ve hanımından ayırmasına çok üzüldü. İstemeyerek de olsa babasının emrini yerine getirmek zorunda kaldı ve çok sevdiği hanımı Âtike’den ayrıldı.

Bir müddet yanlızlığa sabretti. Fakat ondan uzak kalmaya dayanamayan Abdullah (r.a) şiir söyleyerek acılarını dile getirmeye başladı.

Bir gece gönlünde kopan fırtınaları içli mısralarla şiire döküp terennüm ederken babası Hz. Ebû Bekir (r.a) duydu. Oğlunun bu ıstırabını, hasret ve nedâmetini öğrenince yeniden Âtike’ye dönmesine izin verdi.

Abdullah (r.a) gönlünü Âtike’ye o derece kaptırmıştı ki, kendisinden sonra başka bir kocaya varmasını bile istemiyordu. Bunun için Âtike (r. anhâ)’yı ikinci defa nikâhlar iken şart koştu. Ona bir bahçe bağışladı. Kendisinin vefatından sonra da kocaya gitmeyeceğine dâir ondan söz aldı. Fakat kader ilâhi bir sırlarla doluydu. İnsan yaşadığı müddetçe nelerle karşılaşacak bilinmezdi.

Abdullah (r.a) hicri sekzinci yılda yapılan Taif muhasarasında aldığı bir ok yarasından Medine’de vefat etti.

Âtike (r. anhâ) kocasının dünyadan ayrılışına çok üzüldü. Elemini, kederini şiirlere döktü. Ölünceye kadar kocasına ağlayacağını ifade eden şu mersiyeyi söyledi.

“Ben Hz. Peygamber ve Hz. Sıddık’tan sonra insanların en hayırlısı olan bir zât ile musibete dûçar oldum. Gözlerim onun gibi yiğit, kahraman birini görmedi. Onun savaş meydanlarındaki sabır ve sebatı, düşman üzerine korkmadan saldırışları, döne döne hücum edişlerinin mükâfatını Allah verecektir.

O öyle bir bahadır idi ki, her taraftan mızraklar kendisine çevrildiği halde yılmadan düşman içlerine daldı. Ölünceye kadar çarpıştı. Ben artık dünyada durdukça onun için hüzün ve elem dolu göz yaşlarımla gözlerimi nemlendirmeye yemin etmişimdir.”

Âtike (r. anhâ) sevgili kocası Abdullah (r.a)’ın vefatıyla duyduğu acıyı unutamıyordu. Hayat devam etmekteydi. Acılar ve sevinçler hepsi birer imtihandı. Yalnızlık Allah’a mahsustu. Âtike (r. anhâ) gençti. Becerikli, zeki ve güzeldi. İddet müddeti tamam olunca tâliblileri çoğaldı. İlk isteyeni Hz. Ömer (r.a) oldu.

Âtike (r. anhâ) ilk kocasıyla arasında bir şartlı nikâh söz konusu olduğunu söyledi. Abdullah (r.a)’a verdiği sözü ileri sürdü. Hz. Ömer (r.a) da: “Hele bir danış, istişâre et!” dedi. O da Hz. Ali (r.a)’ya gidip durumu izah etti. Gönlünü tırmalayan suâle cevap istedi. Hz. Ali (r.a) ona:

“O bahçeyi, Abdullah’ın mirasçılarına bırak. Onun vârislerine geri ver. Daha sonra evlen.” dedi.

Âtike (r. anhâ) bu cevap üzerine Hz. Ömer (r.a.) ile evlenmeğe karar verdi. Yalnız ona da bir şartı vardı. Camiye cemaate gitmeye izin isteyecekti. Hz. Ömer (r.a)’dan namazını Mescid-i Nebevî’de cemaatle kılmasına engel olmayacağına dâir söz aldı. Nikâhları kıyıldı.

Hz. Ömer (r.a) namaz kıldırırken mihrapta şehid edildiği sırada hanımı Âtike (r. anhâ)’nın da mescidde bulunduğu rivayet edilir.

Âtike (r. anhâ) acılarını hep şiire dökerek ifade ederdi. Hz. Ömer (r.a)’ın şehadeti üzerine de şöyle bir mersiye söylediği nakledilir:

“Ey göz, göz yaşları akıtıp feryad u figan ile ağla. Soylu ve şerefli mü’minlerin emiri hakkında ağlamaktan usanma!

Ömer, dâima mazlumların yanında ve yardımında idi. Ebu’l-Fukara idi. Fakirlerin babası durumundaydı. Savaş meydanlarının kahramanı ve korkusuz adamı idi. Bundan böyle servet ehline ve fukaraya söyle ki; ölsünler! Zira ölüm Hz. Ömer’e ayrılık kâsesini sunmuştur. Onlar da koruyucusuz kalmıştır.”

Âtike (r. anhâ) ikinci acıyı gönlüne gömerek hayatını sürdürmeye devam etti. Mersiyeler söyleyerek sükûnet bulmaya çalıştı. Ölüm iddetini tamamlayınca tekrar evlenmek için talebler gelmeye başladı. Buna karşı duramadı. Zübeyr İbni Avvam (r.a) ile evlendi. Mutlu bir hayat geçirmekteydiler. O devrin müslümanı cihaddan cihada koşmaktaydı. Bir müddet sonra Cemel vakası vukû buldu. Bu savaşta Zübeyr (r.a) şehit edildi. Onun içinde şiirler söyledi. Bu mersiyede; Zübeyr (r.a.)’ın ahlâkî üstünlüklerinden, dürüst, kâmil bir mümin, azimli, cesur, gözü pek ve gönlü zengin şerefli bir kahraman olduğundan bahsetti.

Âtike (r. anhâ)’nın kadere inancı tamdı. Allah’dan gelen her acıyı sabırla karşıladı. Üçüncü dul kaldı. Halk arasında “Kim şehid olmak isterse Âtike ile evlensin.” diye nükteler yapıldığı rivayet edilir. Son olarak Hz. Hüseyin (r.a) ile evlendiği ve onun da şehâdetini gördüğü nakledilir.

Âtike binti Zeyd (r. anhâ) zekî, anlayışlı, bilgili ve çok ibadet eden, mersiyeleri ile meşhur olmuş şâir bir hanım sahâbidir.

Allah ondan razı olsun. Rabbımız bizleri şefaatlerine nâil eylesin.

Amin.

28 Haziran 2020 Pazar

Cemile Binti Sabit (ra)



Medinede Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize biat eden ilk on hanım sahâbîden biri...


Ümmü Âsım Cemîle binti Sâbit el-Ensariyye radıyallahu anhâ hicretten hemen sonra Medine’de Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize biat eden ilk on hanım sahâbîden biri... Hz. Ömer (r.a)’ın âilesi... İlk oğlu Âsım’a nisbetle Ümmü Âsım künyesiyle meşhur olan bir hanım sahâbî.

O, Medine’lidir. Babası Sâbit İbni Ebi’l-Aklah’dır. Annesi Şemus binti Ebû Âmir’dir. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimizin seriyye kumandanlarından ve arıların koruduğu sahâbi diye tanınan Âsım İbni Sâbit (r.a)’ın ana bir kızkardeşidir.
Onun müslüman olmadan önceki adı Âsiye idi. Sevgili Peygamberimiz Medine’ye hicret edince annesi ile birlikte huzura gelerek Efendimize biat edip İslâm’la şereflendiler. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz adını Cemîle olarak değiştirdi.

Onun adının değişmesi konusunda bir başka rivayet daha vardır. Bu rivâyette anlatılanlar onun karakter ve şahsiyetinin daha bâriz bir şekilde görülmesine yardımcı olmaktadır. Şöyle ki:

O hicretin yedinci yılında Hz. Ömer (r.a) ile evlenmişti. İlk çocukları Âsım dünyaya gelmişti. Mutlu bir âile yuvaları vardı. Fakat Âsiye ismi gönlünü hep tırmalıyordu. Kendisine cahiliye döneminde verilen bu adı hiç beğenmiyordu. Bir gün kocasına:

“- Ey Ebu Hafs! Adım hoşuma gitmiyor. Bana yeni bir ad bul.” dedi.

Hz. Ömer (r.a) ona:

“- Senin adın Cemîle olsun.” dedi.

Âsiye hanım kızgın bir vaziyette biraz da sitemle:

“- Bir câriye isminden başka koyacak ad bulamadın mı?” dedi.

O dönemde Hz. Ömer (r.a)’ın bir câriyesi vardı. Onun adı Cemîle idi. Bu sebebten Âsiye hanım bu ismin kendisine verilmesini bir hakaret gibi saydı. Gönlünün rahat etmesi için bu hâdiseyi Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize götürdü ve:

“- Ya Rasûlallah! Adım hoşuma gitmiyor.” dedi.

Efendimiz de ona:

“- Sen Cemîle’sin.” buyurdu. O da:

“- Ya Rasûlallah! Bana bir câriye ismini mi koyuyorsun? Ömer de aynı adı koydu.” dedi.

Efendimiz tebessüm ederek:

“- Bilmiyor musun Allah, Ömer’in dilinin söylediğini ve kalbinden geçirdiğini kabul eder?” buyurdu.

<>Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz’in Cemîle ismini güzel bulup tasdik ettiğini görünce bu isme razı oldu. Bundan böyle bu ad ile çağırılmayı istedi.

Cemîle binti Sâbit radıyallahu anhâ’nın Hz. Ömer (r.a) ile olan evliliğinden Âsım adında bir oğlu dünyaya geldi. Bu sebeble o bundan sonra “Ümmü Âsım” künyesi ile anılmaya başladı. Sonraları Hz. Ömer (r.a) kendisini boşayınca Yezid İbni Câriye ile evlendi. Bu evlilikten de Abdurrahman adında bir oğlu oldu.
Âsım ilk çocukluk yıllarını annesinin yanında geçirdi. Henüz dört-beş yaşlarında iken birgün babası Hz. Ömer (r.a) Kuba’ya gitmişti. Oğlu Asım’ın çocuklarla oynadığını görünce devesine bindirip onu götürmek istedi. Kucağına aldığını gören Âsım’ın anneannesi Şemus binti Âmir buna engel olmaya çalıştı. Torununu babasına vermedi.

Hz. Ömer (r.a) karşı koymadı. Fakat hakkını aramak üzere halife’ye gelip durumu arz etti. Hadiseyi iki taraftan da dinleyen Hz. Ebu Bekir (r.a) Âsım’ın annesine verilmesini uygun gördü. Hz. Ömer (r.a) da bu karara uymak zorunda kaldı.

Âsım gençlik ve delikanlılık çağı gelince babası Hz. Ömer (r.a)’ın yanına geldi. Onun terbiyesinde ve himayesinde yetişti. Evlilik çağına gelince babası tarafından evlendirildi. Âsım’a eş seçimi konusunda Hz. Ömer (r.a)’ın titizliğini gösteren menkîbe dilden dile bugünlere kadar ulaştı. O hikâyede evlenecek gençlere ne ibretli dersler verilmektedir.

Âsım İbni Ömer uzun boylu, iri yapılı, son derece asîl, cömert, hiç kimseyi incitmeyen ve kimsenin aleyhinde bulunmayan bir kişilik ve karaktere sahipti. Ağabeyi Abdullah İbni Ömer kendisine sövüp hakaret etmeye yeltenen birine: “Ben ve kardeşim Âsım kimseye sövmeyiz.” derken onun üstün ahlâka sâhip bir genç olduğunu tasdik etmiştir.

Cemîle binti Sâbit (r. anhâ) bir İslâm hanımefendisi olarak oğlu Âsım gibi tarihte adalet ve takvasıyla meşhur Emevî halifesi Ömer İbni Abdilaziz’in de büyük annesi olma şerefine mazhar bahtiyar bir hanımdır. Bu şerefe oğlu Âsım’ın evliliğiyle başlayan ve kız torunu ile devam eden bir nesle sahib olmasıyla ermiştir. Şöyle ki:

Hz. Ömer (r.a) halifeliği döneminde gece sokaklarda dolaşır, halkın emniyet ve huzurunu kontrol ederdi. Bir hastanın feryadını duysa durup ilgilenir, derdine çare olmaya çalışırdı. Bir çocuğun ağladığını işitse, sebebini sorar ve yardımına koşardı.

Bu maksatla dolaşırken bir gece yarısı evin birinden bir ses duyar. Ana ile kız arasında geçen bir münakaşaya şâhit olur. Kızın anasına karşı dürüst ve tatlı sözlü hareketi Hz. Ömer (r.a)’ın gönlünü fetheder. Kız:

“- Anneceğim! Halife’nin süte su katmama emrini duymadın mı? Nasıl hile yapabiliriz? Kötü bir iş bu.” diye konuşur. Annesi fikrinde ısrar eder ve:

“- Kızım! Bizim burada süte su koyduğumuzu halife nereden görecek, nereden bilecek ve nasıl işitecek?” der. Kendince kızını ikna etmeye çalışır. Fakat imanı bütün kızcağız bu cevaptan asla hoşnut olmaz. Süte su katma işini asla doğru bulmaz. Böyle bir hileyi kalben hiç kabul edemez. Annesinin gönlünü kırmadan doğru bildiğinden de vaz geçmeden, dürüstlüğünü ve imânî coşkusunu gösteren bir ifade ile şöyle der:

“- Anneciğim! Bu yapılanı bu saatte halife Ömer görmüyorsa da Allah Teâlâ görüyor.” diye cevap verir.

Hz. Ömer (r.a) imanı bütün bu kızcağızın cevabından pek hoşnut olur. Dürüstlüğüne hayran kalır. Ruhunda taşıdığı bu imanın bir mükâfatı olarak onu oğlu Âsım’a nikahlar.

Bu mesud evlilikten bir kız çocukları dünyaya gelir. İlerinin adalet ve takvasıyla meşhur olacak olan Emevî halifesi Ömer İbni Abdülaziz rahmetullahi aleyh işte süte su katmayan bu anne ve Âsım gibi yiğit bir babanın neslinden gelen kız çocuğundan dünyaya gelmiştir.

Cemîle binti Sâbit (r. anhâ)’nın hayatı hakkında kaynaklarda fazla bilgi bulunmamaktadır. Onun ne zaman vefat ettiği de bilinmemektedir.

Allah ondan razı olsun.

Rabbımız şefaatlerine mazhar buyursun. Amin.

Cemile Binti Übey İbni Selül (r.a)



cehalet ve şirkten kendini kurtaran bir mücâhide...

Cemile binti Übey İbni Selül radıyallahu anhâ İman ve İslâm adına olumsuzluklarıyla tanınan bir âile ortamında büyüyen bir hanım... Hiç bir menfî tesir altında kalmayan, cehalet ve şirkten kendini kurtaran bir mücâhide...
Müslümanların aleyhinde tuzaklar kurulan, plân ve toplantılar yapılan bir evde yaşamasına rağmen gönlünü İslâm’ın nûrûna açan bahtiyar bir hanım... İslâm’la şereflenen, iman saâdet ve selâmetine eren, ilâhî huzur ve mutluluğa kavuşan bir hanım sahâbî... Hazreti Hanzala (r.a)’ın hanımı...

O, Medine’li olup Hazrec kabîlesine mensuptur. Babası münafıkların reisi Abdullah İbni Ubey İbni Selül’dür. Hazrec kabilesinin reisidir. Bedir Savaşından hemen sonra müslüman olmuş görünmesine rağmen İslâm’a beslediği kin ve düşmanlık duygularından kurtulamamıştır. Annesi, Havle binti Münzer’dir.

Cemile binti Übey İbni Selül, müslümanları aldatan münafık bir babanın kızı olmasına rağmen, babasının tesiri altında kalmayan zekî bir hanımdır. Babasının yaptıklarını hiçbir zaman tasvib etmedi. İslâm’a düşmanlığını hiç tasdik etmedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize karşı davranışlarını hiç kabullenemedi. Gizli hıyanetlerini gönlüne sindiremedi.

O başından beri İslâm’a sempati ile yaklaştı. İki Cihan Güneşi efendimizin davâsına saygı duydu. Gönlünü yeni dine hep açık tuttu. İslâm’ın nûrûyla aydınlanmak için fırsat kolladı. Çok gecikmeden Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize biat etti. Daha sonra İslâm’la şereflendiğini ilan etti.

Allah Teâlâ her şeye kadirdi. Habîbine düşman olan bir evden İslâm’ın nurûyla gönülleri aydınlanan iki yiğit çıkardı. Biri Cemile (r. anhâ) diğeri ağabeyi Bedir ashâbından olan Abdullah (r.a) idi. Hazreti Abdullah da babasının tam zıddına hareket ediyordu. Son din ve peygamberi seviyordu. Gönlünü İslâm’ın güzelliklerine açmak istiyordu. Vaktini bekliyordu. Nihayet, hicretten önce İslâm’ın nûru kalbine yerleşti. Kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendi.

Cemile (r. anhâ) akıllı, zekî, firasetli bir hanımdı. Çevresinde olan biten hâdiseleri değerlendirme konusunda da basîret sahibiydi. Onun firaset ve basîreti şu hâdisede çok açık olarak görülmekteydi.

Cemile (r. anhâ) ashabtan Hanzala İbni Âmir (r.a) ile evlenmişti. Düğünlerinin yapıldığı gecenin ertesi gününde Uhud Savaşı yapılacaktı. Savaş yerine geceden gidilmesi kararlaştırıldı.

İki Cihan Güneşi efendimiz ashâbıyla Uhud’a doğru hareket etti. Hanzala (r.a)’ın evinin önünden geçerken: “Ey Hanzala! Haydi harbe!” diye seslendi.

Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin sesini uyku arasında duyan Hanzala (r.a) hemen fırlayıp dışarı çıktı. İslâm askeri arasına katılıp Uhud’un yolunu tuttu.

Uhud savaşı zorlu geçmişti. Ashâbtan çok şehid verilmişti. O gün savaş meydanında büyük kahramanlıklar gösteren Hanzala (r.a) da şehadet şerbetini içenler arasındaydı.

Savaşın bittiği ve İslâm askerlerinin Medine’ye dönmeye başladığı haberi duyulunca halk karşılamak üzere yollara çıktı. Hanımlar arasında eşini savaşa uğurlayan Cemile (r. anhâ) da vardı.

Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz ordunun önünde geliyordu. Hüzünlü bir vaziyette görünüyordu. Karşılaştıkları ashabına selâm veriyordu. Yakınlarını göremeyenler Efendimiz’den durumları hakkında haber soruyordu. Cemile (r. anhâ) da kocasından sual edip:

“ – Ya Rasûlallah! Hanzala nerededir?” dedi.

Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz hüzünlü bir şekilde:

“ – O şehid oldu.” buyurdu.

Cemile (r. anhâ) bu cevap karşısında basîretli davranıp hemen kocasının cenazesinin yıkanmasını istedi. Hanzala (r.a)’ın durumunu Efendimize arz etti:

“ – Ya Rasûlallah! Hanzala sizin sesinizi duyunca hemen fırlayıp dışarı çıktı. Bir daha geri dönmedi. O gece gusletmeye de fırsat bulamadı.” diyerek cenâzesinin yıkanmasını taleb etti.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz Cemile (r. anhâ)’nın gönlünü hoş edecek şu sevindirici haberi verdi:

“ – Ben, meleklerin, gümüş kaplar içinde bulunan su ile, gökle yer arasında Hanzala’yı yıkadığını gördüm.” buyurdu.

Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizden bu müjdeli haberi alan Cemile (r. anhâ) üzüntülerini gönlüne gömdü. Bu haberden sonra Hanzala İbni Âmir (r.a)’ya: “Gasîlü’l-melâike = Meleklerin yıkadığı kimse” ünvanı verildi.

Cemile (r. anhâ) Hz. Hanzala (r.a)’dan hâmile kaldı. Bir oğlu dünyaya geldi. Adını Abdullah koydu.

O, daha sonra kendisine tâlib olan Ensar’ın hatibi Sabit İbni Kays İbni Şemmas ile evlendi. Bu izdivacdan da Muhammed adında bir oğlu oldu. İki oğlu da Harre olayında şehid düştü.

Cemile binti Übey İbni Selül (r. anhâ) kendine güvenli, bilgili, zekî bir hanımdı. Her şeyi Efendimiz (s.a)’e sorardı. Birgün kocası Sabit İbni Kays (r.a) ile imtizaç edemediğini ileri sürerek Resûl-i Ekrem (s.a) efendimize müracaat eyledi. Boşanmak istediğini söyledi. Efendimiz de mehir olarak aldığı bahçeyi geri vermek sûretiyle Sabit’e karısını boşamasını tavsiye etti. İslâm’da ilk boşanma hadisesi muhalaa (bir kadının mehrini kocasına bağışlaması, geri vermesi) suretiyle bu şekilde gerçekleşmiş oldu.

Cemile binti Übey İbni Selül (r. anhâ) ömrünü İslâmî esaslara riayet ederek geçirmeye gayret etmiştir. İslâmî vazifelerini yerine getirme konusunda titizdi. Bu duygu ve düşünceler içerisinde ebedî âleme intikal etmiştir. Ölüm tarihi bilinmemektedir. Allah Teâlâ kendisinden razı olsun.

27 Haziran 2020 Cumartesi

Hz. Cuveyriye (r.anha)


Mustalikoğulları kabile reisi Harris b. Ebi Dirar’ın kızıdır. İlk ismi Berre olup Resûlullah Efendimiz (sav)  tarafından değiştirilerek kadıncık, kızcağız manasına gelen Cüveyriye ismini aldı.

Hicretin altıncı yılında Mustalikoğulları Medine’ye saldırı için hazırlık yapmaya başladılar. Durumu öğrenen Resûlullah Efendimiz (sav) onlardan önce davranarak harbi kazanmıştır. Harp sonunda alınan esirler, savaşa katılan mücahitler arasında taksim edilmekte idi. Hz. Cüveyriye (r.anha), Sabit b. Kays ile amcaoğlunun hissesine isabet etmişti. Beni Mustalik reisinin kızı olan Hz. Cüveyriye (r.anha) o harpte, amcasının oğlu ve aynı zamanda zevci olan Safvan’ı kaybederek dul kalmıştı. Hz. Cuveyriye (r.anha) yirmi yaşlarındaydı. Hz. Cüveyriye (r.anha) için, dokuz okkiye altın, kurtuluş fidyesi olarak tespit edildi. Kurtuluş fidyesini temin edemeyince Hz. Peygamber’imize (sav) gelerek: “Ey Allah’ın Peygamberi, benim başıma gelen felaketi biliyorsun. Sabit beni dokuz okkiye altın kurtuluş fidyesi ile serbest bırakacak. Bu işte bana yardımcı olunuz.” dedi. Resûlullah Efendimiz (sav) cevap olarak buyurdular ki: “Ondan daha hayırlı bir teklifim var, kabul eder misin?” Hz. Cüveyriye (r.anha): “Teklifiniz nedir ya Resûlallah?” diye sordu. Resûlullah Efendimiz (sav) “Kurtuluş fidyeni öder sonra da seninle evlenirim.” buyurmuşlardır. Hz. Cüveyriye (r.anha) “Ey Allah’ın Resûlü dediğiniz daha hayırlı olur.” diyerek bu evliliği kabul eder. Bu teklifi kabul ederek esaretten kurtulan Hz. Cüveyriye (r.anha) Müslüman olur. Hz. Cüveyriye’nin (r.anha) babası Haris b. Dırar, kızını esaretten kurtarmak için, yanına birçok deve alarak Medine yolunu tutmuştu. Akik vadisine geldiği zaman, getirmekte olduğu develerden ikisini bir kuytu yere sakladı. Sonra Peygamber Efendimiz’in (sav) huzuruna gelerek: “Ya Muhammed, kızımı esir etmiş bulunuyorsunuz. Şu develer, onun hürriyete kavuşması için getirdiğim kurtuluş akçesidir.” dedi. Resûli Ekrem Efendimiz (sav): “Akik’de, dağ arasında ve falan kuytuya sakladığın develer nerede.” buyurdular. O: “Allah’a yemin olsun ki bunu benden başka bilen yoktur.” diyerek, kelimei şehadet getirip Hz. Cüveyriye’nin (r.anha) babası da Müslüman oldu. Beni Mustalik reisinin İslamiyet’i kabul etmesi üzerine onun oğlu ve kavminden olup da yanında bulunan kimseler de Müslüman olmuşlardır. Kızını esaretten kurtarmak için gelmiş iken, küfrün zincirlerini kırıp kendini kurtardı. Evlilik haberi hemen yayıldı. Halk ellerinde bulunan esirleri, biz Allah (cc) elçisinin hısımlarını nasıl esir olarak tutabiliriz diyerek, tüm esirleri adeta birbirleriyle yarış yaparcasına azad ettiler. O gün, yüz tane esir kadın hürriyetine kavuşmuş oldu. Bu manzara karşısında serbest kalanlar ve diğer Müstalikoğulları da İslamiyet’le şereflenmişlerdir.

Hz. Aişe (r.anha) validemiz: “Ben Cuveyriye kadar, kendi kavmine hayır bereket getiren bir hatun görmedim.” buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (sav) kurtuluş fidyesini ödeyerek Hz. Cüveyriye’yi (r.anha) hürriyetine kavuşturdu. Bundan sonra araya koyduğu elçi ile Hz. Cüveyriye’yi (r.anha) babasından istetti. Bunun üzerine babası, Efendimiz’in (sav) huzuruna gelerek “Ey Allah’ın Resûlü, anam babam sana feda olsun, kızımı sana veriyorum.” dedi. Bunun üzerine 400 dirhem mehir karşılığında nikâh akdi yapılarak, Hz. Cüveyriye (r.anha) Peygamber Efendimiz’in (sav) pak zevceleri arasına katılmış oldu. Bu mutlu evlilik Hz. Cüveyriye’nin (r.anha)  gördüğü bir rüyanın tahakkuk safhasına çıkmasıydı. Peygamber Efendimiz (sav) savaşmak üzere Beni Mustalik yurduna gelmeden üç gün önce Hz. Cüveyriye (r.anha) rüyasında, Medine tarafından yürürcesine gelmekte olan ayın, kendi gömleğinin içine, koynuna girdiğini görmüştü. Bundan kimseye bahsetmedi ve günlerce tesiri altında kaldı. Nikâh akdinin yapılması ile sır ve hikmet perdesi aralanmış ve görülen rüya fiilen tabir edilmiş oldu.

Hz. Cuveyriye (r.anha) annemiz gayet metin, izzeti nefis sahibi bir hatun idi. Hz. Cuveyriye (r.anha) çok oruç tutar ve çok namaz kılardı. Hayrı sever, kendisi aç durur, yoksulları doyururdu. Bir gün Resûlullah Efendimiz (sav) O’nu sabah namazını kıldıktan sonra dua ve zikirle uzun zaman meşgul olurken görmüş ve kendisine şöyle buyurmuştu: “Ben senden sonra üç kere, dört kelime söyledim ki, bugün sabahtan beri senin söylediklerinle tartılsa, onlardan daha ağır gelir. Dikkat et, o kelimeleri sana da öğreteyim: ‘SUBHANELLAHİ VE Bİ HAMDİHİ ADEDE HALKIHİ VE RIDA-ENNEFSİHİ VE ZİNETE-ARŞİHİ VE MİDADE KELİMATİHİ’ cümleleridir.” buyurdu. Bir Cuma günü Peygamber Efendimiz (sav), yanına gelmişlerdi. O gün Hz. Cuveyriye (r.anha) oruçluydu. Efendimiz (sav) buyurdular: “Yarın sen oruç tutacak mısın?” Hz. Cuveyriye (r.anha) annemiz “Hayır” Resûlullah Efendimiz (sav) “Dün oruçlu muydun?” Hz. Cuveyriye (r.anha) “Hayır” Resûlullah Efendimiz (sav) “Öyle ise iftar et” buyurmuşlardır.

Hz. Cuveyriye (r.anha) annemiz hicretin 56. yılında Medine-i Münevvere’de vefat etmiştir. Cenaze namazını Medine valisi Mervan b. Hakem kıldırmıştır. Annemiz Baki mezarlığına defnedilmiştir.

Cenâbı Hak annemizi hakkımızda şefaatçi eylesin.
Allah’a (cc) emanet olun.

26 Haziran 2020 Cuma

Dürre bint-i Ebu Leheb (r.a.)


Dürr. Babası Resulullah (s.a.v.) üvey amcası Ebu Leheb İbn-i Muttalib. Haris ibn-i Navfel ibn-i Haris ibn-i Abdulmuttalib ile evlendi. Müslüman olup Medine'ye hicret etti.


Dürre bint-i Ebu Leheb (r.a.)
Dürr. Babası Resulullah (s.a.v.) üvey amcası Ebu Leheb İbn-i Muttalib. Haris ibn-i Navfel ibn-i Haris ibn-i Abdulmuttalib ile evlendi. Müslüman olup Medine'ye hicret etti.

Medfine'ye geldiklerinde Zerik kabilesi kendisini görmeğe gelir ve derler:
- Sen şu meşhur ebu Leheb'in kızısın değil mi? Hani Kur'an-ı Kerim'de onun hakkında "Tebbet yedâ" sureyi şerifesi nazil olmuştu. Sen şimdi Ebu Leheb'in kızı olarak bu hicretten sevap mı elde edeceksin.

Hz.Dürre (r.a.) cevap vermeyerek Resulullah'ın huzuruna gelerek durumu arz etti. Allah resulu onu teselli etti. Biraz sonra öğle namazı geldi. Namaza üzüntüleri dolayısıyla biraz geç teşrif ettiler. Kürsüye çıkrak buyurdular:

- Ey Halk! Bazıları, beni ailem hakkında incitmişlerdir. Halbuki yemin ederimki, aile efradım içinde benim şefaatim biiznillah ulaşır. Hatta Sad, Hakem ve Selheb bile de bundan faydalanabilinir.

Kendisinden birkaç hadis rivayet edilmiştir. Utbe, Velid ve Ubu Muslim isimli üç oğlu vardı. Vefatı ve hayatı hakkında fazla bir malumat yoktur.

Dürre Bint-i Ebî Leheb (r.a) anlatıyor:

"Bir gün Allah Resûlü (s.a.s) hutbe irad ediyordu. Mescide bir adam girdi ve Allah Resûlü'ne,
"İnsanların en hayırlısı kimdir?" diye sordu.
Allah Resûlü bu soruya şu şekilde cevap verdi:
"İnsanların en hayırlısı emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker yapan, çok okuyan, Allah'tan çok korkan ve sıla-ı rahimde bulunandır."

25 Haziran 2020 Perşembe

Hazret-i Emame (r.a)


Peygamberimizin Torunu
Anneleri Hazret-i Zeynep. Babası Ebü'l As. Büyükbabası Resulullah'ın devr-i saadetleri  zamanında doğdu.

Nikahı

Rüşd çağına geldiğinde Hz. Fatime'nin vasiyeti üzerine,
"- Benden sonra Hazret-i Ali  (r.a.) Emame ile evlensin" Hz.Ali (r.a.) ile evlendi. Ebül As'da aynı vasiyeti yapmıştı.  Düğün işlerini Hz.Zubeyir (r.a.) deruhte etti.
Hicri 40 yılında Hz. Ali şehit edilince, Muaviye Hz.Emame ile evlenmeği  düşündü. Emame ve ailesi böyle bir evliliğe karşı idiler. Muaviye'nin baskı yapacağını daha önceden düşünen Hz.Ali vefatı esnasında Muğayre İbn-i Nevfel'e vasiyet ederek,
"- Benden sonra, Emame ile evlen." demişti.
Böyle olunca Hz.Ali'nin vefatından sonra iddet müddeti tamam olunca Hz.Emame ile nikahlandı.
Hz.Ali'nin (r.a.) düşündüğü oldu. Muaviye, o zaman Medine valisi Mervan'a mektup yazarak, Emame'nin nikahına talip oldu ve bu iş içinde 1000 altın dinar sarfetmesini bildirdi. Fakat Hazret-i Emame meseleyi haber alınca Mugayre'ye haber gönderdi bu işi bir an önce halletmesini bildirdi. Mugayre'de Hazreti Hasan'dan müsaade alıp, Hazret-i Emame'nin nikah işini tamamladı.
Resulullah'ın Emame'ye Karşı Sevgisi

Peygamberimiz, Emame'yi çok severdi. O da Resulullah'ın dizinin dibinden ayrılmazdı. Namaz kılarken bile omuzlarına çıkardı. Rukuya vardıkları zaman omuzlarından iner, fakat secdeye vardıkları zaman yine mübarek başlarına tırmanırlardı.

Habeşistan Hükümdarı Necaşi barigah-i  Nubuvvete hediye olarak bir bilezik gönderir. Resulullah buyurur:
- Bu bileziği benim ev halkımdan en çok sevdiğim kimseye vereceğim. Mubarek hanımları sandılar Hz.Aişe'ye verecek. Fakat O Emameyi çağırdı ve bileziği onun koluna taktı.

Çocukları

Mugayr'e İbn-i Nevfel'den bir erkek çocuğu vardı. Bunun ismini Yahya koydular. Bundan dolayı'da Hz.Emame'nin künyeside Umm-i Yahya idi.

Vefatı

Son günlerini Hazret-i Mugayre ile birlikte geçirdi. Vefat ettiği zaman da Hz.Mugayre'nin evinde vefat etti.
Kaynak: Kadın Sahabiler, Mevlana Niyaz, Tercüme Prof Ali Genceli, Toker Yayınları, 1971

24 Haziran 2020 Çarşamba

Erva binti Abdülmuttalib




Erva binti Abdülmuttalib radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin halası...

Oğlunun delâletiyle İslâmla şereflenen bir hanım sahâbî... Çocuğuna devamlı nasîhat eden, Rasûlullah'ın yanından ayrılmamasını tenbih eden, ona destek olmasını isteyen fazîletli bir anne!..O, Haşimoğullarına mensuptur. Annesi Fâtıma binti Amr b. Âiz'dir. Babası Abdülmuttalib'dir. Sevgili Peygamberimizin babası Abdullah ile ana-baba bir kardeştir. İslâm'ın ilk günlerini gören ve akrabalık gayretiyle Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimize destek olan bir hanımdır.
O, Câhiliye döneminde Umeyr İbni Vehb ile evlendi. Ondan Tuleyb adında bir oğlu oldu. Tuleyb İslâm'ın ilk günlerinde Erkam'ın evinde İslâm'la şereflendi. Annesi Ervâ Hâtunun da müslüman olması için duâlar etti.

Birgün annesiyle karşılıklı olarak tatlı tatlı sohbet etti. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:

- "Bak anne! Ben müslüman oldum. Muhammed aleyhisselâma uydum. Ona teslim oldum." dedi. Ervâ Hâtun da:

- "Hiç şüphesiz dayının oğlu, senin yardımına ve desteğine herkesten daha lâyıktır. Vallahi onu erkeklere karşı korumaya gücümüz yetseydi, her tecâvüzden korurduk." dedi.

Tuleyb annesinin bu yumuşak davranışının destek mânâsına geldiğini anladı. Ona daha nâzik davranmaya, sözlerine, hareketlerine daha önem vermeye çalıştı. Anneciğinin bir an önce küfür bataklığından kurtulmasını istiyordu. Bunun için zaman kolluyor, fırsat gözlüyordu.

İslâmiyet gün geçtikçe Mekke'de yayılıyor ve müslümanlar çoğalıyordu. Mekke'nin ileri gelen gençleri Mus'ab, Muâz, Mikdat, Bilâl, Zübeyr ve Sa'd İbni Ebi Vakkas (r.anhüm) hep müslüman olmuşlardı.

Halkın arasında cesâretiyle, kahramanlığıyla tanınan bileği bükülmez, korkusuz yiğit Hz. Hamza da İslâm'ın nûruna kavuşmuştu. Müslümanlar yeni yeni isimlerle, güç kazanmaya başlamıştı.

Tuleyb (r.a) bir an önce anneciğinin de cehalet karanlıklarından ve küfür bataklığından kurtulmasını arzu ediyordu. Bu sebeble gıyabında devamlı duâ yapıyordu. Dayısının İslâm'a girmesini fırsat bilerek anneciğine tatlı ve yumuşak bir üslûb ile yalvarmaya başladı. Ona İslâm'ın güzelliklerini anlattı. Gönlünü İslâm'a hazırladı. Şöyle dedi:

- "Anneciğim! Seni müslüman olmaktan ve Rasûlullah'a teslim olup ona uymaktan alıkoyan nedir? Bak kardeşin Hamza da müslüman oldu." dedi.

- Ervâ Hâtun oğlunun bu merhametli nâzik davranışları karşısında dayanamadı. Gönlü ısındı ama teslim de olamadı. "Oğlum! Kardeşimin yaptıklarına bakıyorum. Sonra onlardan biri olacağım." diyerek kadın sâfiyeti içinde bir cevap verdi.

Tuleyb (r.a) annesinin İslâm'a hazır hâle geldiğini fakat vaktini beklediğini hissetti. Onu üzecek bir harekette bulunmadan arzusunutekrar etti ve: "Öyle ise ey anneciğim! Sen Rasûlullah'a gidip kelime-i şehadet getirinceye kadar ben de Allah'a yalvarmağa devam edeceğim." diyerek üzerine düşen hizmete, duâya devam etti.

Oğlunun bu nazlı yakarışlarına, samimi davranışlarına ve gönlünün derinliklerinden gelen sevgisine dayanamayan Ervâ Hâtun bu engin şefkat ve edeb karşısında teslim oldu ve hemen kelime-i şehadet getirdi. "Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın resûlüdür." dedi.

Ervâ Hâtun İslâm'la şereflendikten sonra yeğeni Hz. Muhammed (s.a)'e daha çok yardımcı oldu. Oğlunu Rasûlullah (s.a)'in yanından ayrılmaması için devamlı teşvik etti. İslâm'ın yayılması konusunda destek olmasını istedi.

Birgün oğlu Tuleyb Ebû Cehil'in Efendimize hakaret ettiğini, sövüp saydığını duydu. Onun bu kaba hareketine dayanamayıp eline geçirdiği bir deve kemiği ile koşup gitti ve  Ebû Cehil'in başını yardı. Ebû Cehil'in âvânesi Tuleyb'i tutup bağladılar. Dayısı Ebû Leheb araya girerek onun bağlarını çözdü ve yeğenini kurtardı. Sonra kızkardeşi Ervâ Hatun'un yanına geldi ve:

- "Tuleyb Muhammed için kendisini tehlikeye atıyor. Onun yaptıklarını görmüyor musun?" diyerek azarladı. Ervâ Hâtun gayet sâkin bir şekilde müşrik kardeşine şöyle cevap verdi:

- "Onun günlerinin en hayırlısı, hayatının en şerefli dönemi dayısının oğlu Muhammed'i koruduğu ve ona yardım ettiği günlerdir. O, Allah'tan hak ve gerçeği getirmiştir." diyerek oğlunu desteklediğini ifade etti.

Ebû Leheb o güne kadar kızkardeşinin müslüman olduğunu bilmiyordu. Öfkeli bir şekilde ona:

- "Senin, baban Abdülmuttalib'in dinini bırakıp da Muhammed'e tâbi olduğuna şaşılır!" dedi.

- Ervâ Hâtun gayet sâkindi. Sabırlıydı. Ona merhamet ederek nasîhat ediyor ve şu teklifte bulunuyordu:

- "Kalk! Sen de kardeşinin oğlunun yanında bulun! Onunla beraber dur! Ona yardımcı ol! Ona destek ol! Onu savunucu ol! Eğer o gâlib gelir, onun dini üstün gelirse, sen iyi kimselerden olursun. Yoksa yeğeninin yüzünden suçlu ve kusurlu olursun." dedi. Yeğeni Muhammed'e destek vermesini istedi. Fakat Ebû Leheb bu teklifi kabul etmedi. Bir türlü içindeki kin ve öfkeyi atamadı. Oradan ayrılıp giderken:

- "Onun getirdiği, sonradan ortaya çıkardığı din yüzünden bütün Arap topluluklarına karşı koymağa bizim gücümüz mü yeter." dedi.

Ervâ Hâtun da fikrinde sebat ettiğini, imanından vazgeçmeyeceğini ve bu yolda ölünceye kadar canıyla malıyla çalışacağını, oğlu Tuleyb'i takib ettiği yolda desteklediğini ifade eden şu mısraları söyledi:

Tuleyb dayısının oğluna yardım eder

Ondan canını, malını esirgemez.

Ervâ Hâtun hem Cahiliye döneminde hem İslâm'la şereflendikten sonra şeref ve fazîletiyle tanınan, görüşlerine başvurulan kavminin ileri gelen hanımlardan biriydi. Şâir ruhlu olduğu için sözleriyle ve şiirleriyle Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizi ve müslümanları savunmaya gayret etmiştir. Babası Abdülmuttalib'in ve Resûl-i Ekrem (s.a)'in vefâtı üzerine söylediği mersiyeleri kaynak eserlerde zikredilmektedir.

O, Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimizin dâr-ı bekâya irtihallerinden sonra sevgisini, üzüntüsünü şu mısralarıyla dile getirmiştir:

Ey Allah'ın Resûlü! Sen bizim ümidimizdin

Sen bize iyilik ederdin, zulmetmezdin.

Sanki kalbimin üzerinde Muhammed'in adı var.

Peygamberden sonra kabileler bir araya gelemediler.

Ne mutlu fazîletli annelere!.. Ne seâdet çocuklarını İslâm yolunda eğitip Rasûlullah (s.a)'in izinden yürütebilenlere!.. Müjdeler olsun İslâm'ın hizmet erlerini yetiştiren annelere!.. Eyvâhlar olsun dünyanın kölesi, nefsinin oyuncağı şeytanın tuzağı olmuş annelere!..

Cenab-ı Hak cümlemizin kalblerini İslâm'ı yaşama ve destekleme yolunda Ervâ binti Abdülmuttalib (r.anhâ)'nın aşkı, heyecanı gayreti ve titizliği ile doldurmayı nasîb eylesin. Şefâatlerine nâil eylesin. Amin.

Mustafa Eriş
Altınoluk Dergisi

23 Haziran 2020 Salı

Esma Bint-i Amr (ra)


23 Mart 2011, 15:23
Hind binti Amr radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize hicretten sonra biat eden hanımlardan&#8230;

Sabır ve Metânet Sâhibi

Hind binti Amr radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize hicretten sonra biat eden hanımlardan… Allah ve Rasûlüne imânî bir aşk ile teslim olmuş, malını canını fedâdan çekinmeyen bir hanım sahâbi… Uhud’da gösterdiği metâneti ve muhabbeti dillere destan bahtiyar, yiğit bir hanım...

O, Medine’nin iki büyük kabilesinden biri olan Hazrec kabîlesinin Benî Seleme koluna mensuptur. Uhud Savaşında müslümanlardan ilk şehid olan Abdullah İbni Haram (r.a)’ın kızkardeşidir. Çok hadis rivâyet etmesiyle meşhur olmuş bir sahâbî olan Câbir İbni Abdullah (r.a)’ın da halası olur. Annesinin adı Hind binti Kays İbni Kureym’dir.

O, Benî Seleme kabîlesinin reisi, cömertliğiyle ve putlara aşırı bağlılığı ile tanınan Amr İbni Cemûh ile evlendi. Bu evlilikten dört oğlu oldu.

Hind binti Amr (r.anhâ) Uhud günü, müslüman yaralıların tedâvisinde hizmet etmek üzere savaş meydanına kadar giden dokuz veya ondört hanımdan biri olarak bilinir.

O, akıllı, zeki, kendine güvenli, ibtilâlar karşısında sabır ve metânetini kaybetmeyen cesûr bir hanımdır.

O, Uhud savaşından sonra şehidlerini Medine’ye nakletme sırasında sergilediği davranışlarıyla, kalbinin Allah ve Rasûlünün sevgisiyle dopdolu olduğunu gösteren bir muhabbet eridir.

O, Uhud günü şehid düşen kocası, kardeşi ve oğullarını savaş meydanında ararken, cesedleri başında durup için için ağladı. Kendini ancak gönlündeki Rasûlullah sevgisiyle teselli etmeye çalıştı. “Rasûlullah sağ olduktan sonra hiç bir felâketin önemi yoktur.” diyerek büyük bir sabır ve matânet ile sergileyerek kendini teskin etti. Ancak bu sözlerle sükûnet buldu.”

O, şehid âile fertlerinin fâni bedenlerini bir deve üzerine yükleyip Medine’ye nakletmeyi istedi. Fakat buna muvaffak olamadı. Deve Medine tarafına yönlendirilince gitmiyordu. Bu nasıl bir duygu idi? Neden Uhud tarafına gidiyor da Medine’ye yönelince duruyordu? İlâhi bir sırrın var olduğunu anladı ve deveyi zorlamayıp kendi hâline bıraktı. İbretlik bir hâdise olarak Hind’in başından geçen bu olay şöyle nakledilir:

Hind binti Amr (r.anhâ) Uhud savaşından sonra kocası Amr İbni Cemûh, oğlu Hallâd ve kardeşi Abdullah’ın şehid bedenlerini bir deve üstüne yükleyerek Medine’ye götürüyordu. Hz. Âişe (r.anhâ) annemiz de bir haber almak için Uhud’a giden yol üzerine çıkmıştı. Harre mevkiinde Hind ile karşılaşınca ona olup bitenleri sordu ve:

“Geride ne haber var?” dedi.

Hind (r.anhâ) zekî bir hanımdı. Hz. Âişe (a.anhâ) annemizin merakını hemen gidermek için: “Rasûlullah sağ olduktan sonra hiç bir felâket önemli sayılmaz.” dedi.

Hind bu sözleriyle hem gönlündeki Rasûlullah sevgisini açıklıyor, hem de Hz. Âişe annemizi bekletmeden cevap vermiş oluyordu.

Hz. Âişe (r.anhâ) annemizin gözleri devenin üstündeki cesedlere takılmıştı. Onları göstererek:

“Bunlar kimdir?” dedi.

Hind (r.anhâ) hüzünlü bir sesle:

“Kardeşim Abdullah, oğlum Hallâd ve kocam Amr’dır” dedi.

Hz. Âişe (r.anhâ):

“Onları nereye götürüyorsun?” dedi.

Hind (r.anhâ):

“Medine’de Bakîa kabristanlığına defnetmek istiyorum.” dedi.

Hind (r.anhâ) devesini sürdü. Fakat deve yürümedi. Biraz zorlayınca da yere çöküverdi. Hz. Âişe (r.anhâ) ona:

“Deve yükünün ağırlığından mı çöküyor acâba?” diye sordu.

Hind (r.anhâ) da:

“Neden çöktüğünü bilmiyorum. Başka zamanlarda iki devenin yükünü taşırdı. Bugün onda farklı bir hal seziyorum.” dedi.

Bir müddet uğraştıktan sonra deve kalktı. Ancak Medine’ye yönlendirilince yine çöktü. Tekrar kaldırıldı. Yönü Uhud’a çevrildiğinde koşmaya başladı. Hind (r.anhâ) devenin bu garip durumunu Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin yanına varıp anlattı. İki Cihan Güneşi efendimiz ona:

“Deve görevlidir. Amr sana bir şey söylemiş miydi? Onun herhangi bir vasiyeti var mıydı?” diye sordu.

Hind de:

Topal olduğu için Bedir Gazvesine katılamayan kocasının Uhud’a giderken şöyle duâ ettiğini söyledi:

“Allah’ım! Bana şehidlik nasib et! Beni mahrum bir vaziyette; şehitliği kaybetmiş olarak zillet içerisinde âilemin yanına döndürme!” dediğini nakletti.

Bunun üzerine Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz Hind’e:

“İşte bunun içindir ki, deve yürümez Ey Ensâr! Sizden her kim Allah’a yemin etmişse yeminine sâdık kalsın.

Ey Hind! Kocan Amr sâdıklardandır. O şehid edildiği andan itibaren melekler kanatlarıyla üzerine gölgelik yaptılar. Nereye defnedilecek diye bakıp durdular.”

Şehidler defnedildikten sonra Rahmet Peygamberi Efendimiz sahâbesi Hind’i teselli etmek niyetiyle:

“Ey Hind! Cennette kocan Amr İbni Cemûh, oğlun Hallâd ve kardeşin Abdullah bir araya gelecek ve arkadaş olacaklar.” buyurdu.

Hind (r.anhâ) bu müjdeyi alınca pek sevindi. Hemen fırsatı kaçırmadan Efendimize: “Yâ Rasûlallah! Allah’a duâ et de beni de onlarla beraber bir araya getirsin” diye niyazda bulundu.

22 Haziran 2020 Pazartesi

Esmâ bint-i Ebî Bekir (r.anha)


Sahabi hanımlar içinde bazı parlak şahsiyetler vardır. Bunlar Asr-ı Saadet’te her türlü zorluk ve sıkıntıya göğüs gererek İslam’ı öğrenmeye çalışmışlar, onunla hayatlarını şekillendirmişlerdi. Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ da (r.anha) bu hanımlar arasında yer alıyordu. Hz. Ebû Bekir, kızlarından Hz. Âişe’yi Re­sû­lul­lah’a eş olabilecek bir şekilde yetiştirirken, Esmâ’nın da aynı iman hizmetinde yer alma­sı için büyük gayret göstermişti.

Hz. Esmâ’nın babasından aldığı bu iman dersi ve İslam edebi, hayatı boyunca ona kılavuz olacak, seçkin bir mevkie getirecekti.

Hz. Esmâ’nın ilk hizmeti hicret esnasında göründü. Peygamberimizle babası­na elinden gelen yardımı yapmak için çırpındı.

Peygamberimiz kendisine hicret izni verilince, müşriklerin gözleri önünden geçerek Hz. Ebû Bekir’in evine gitmiş, hicret edeceğini söylemiş ve kendisinin de yanında olacağını müjdelemişti. Hz. Esmâ da oradaydı. Babasının hicret gibi mühim bir hadisede Peygamberimizle birlikte olacağını öğrenince çok sevindi.

Hemen harekete geçti. Peygamberimizle babasına yol azığı hazırlanmasına yardımcı oldu. Biraz sonra gerekli azık hazırlandı. Fakat azık torbasını ve su ka­bını bağlamak için bir ip bulunamamıştı. Hz. Esmâ daha fazla bekleyemedi. He­men belindeki çok sevdiği kuşağı çıkardı, ortadan iki parçaya ayırdı. Bir parça­sıyla yemek kabının, diğeriyle de su kabının ağzını bağladı. Peygamberimiz (a.s.m.), Esmâ’nın bu candan alaka ve samimi davranışını seyrediyordu. Çok se­vinmişti. Bir müjde verdi: “Ey Esmâ, sana cennette iki kuşak verilecek.” buyur­du. Bu taltif, Esmâ için dünyalara bedeldi. Gayretinin mükâfatını Peygamberi­mizden duymanın sürurunu yaşıyordu. Artık bundan sonra Hz. Esmâ, “Zâtü’n-Nitâkeyn,” yani, “İki Kuşak Sahibi” diye anılacak, meşhur olacaktı.

Biraz sonra Peygamberimiz ile Hz. Ebû Bekir evden ayrılacaklardı. Ebû Be­kir (r.a.) sıkıntı zamanında gerekli olur düşüncesiyle bütün parasını yanına aldı. Babası Ebû Kuhafe henüz Müslüman olmadığından oğlunun İslam davası uğ­runda yaptığı fedakârlığı anlayamıyor, buna bir mana veremiyordu. Hz. Ebû Bekir’in bütün servetini yanına almasını, ailesini yoksulluk içerisinde bırakma­sını istemiyor, kendi kendine söyleniyordu. Hz. Esmâ, dedesinin babası aley­hindeki sözlerini duyunca çok rahatsız oldu. Ona mâni olmasından korktu. De­desini susturmak için bir şeyler yapması gerektiğini düşündü. Gitti, bir miktar ufak taş topladı. Onları babasının paraları sakladığı yere koyup üzerini bir bezle örttü, sonra da dedesinin kolundan tutup oraya getirdi. Hz. Esmâ onun elini taş­ların üzerinde dolaştırdı. “Dedeciğim, babam bize bunları bıraktı.” dedi. Dedesi­nin gözleri görmüyordu. “Eğer size bunu bırakmışsa mesele yok.” dedi. Bir daha sesini çıkarmadı.

Bu iki muhacir biraz sonra Mekke’den ayrılarak Sevr Mağarası’na doğru yola koyuldular. Biraz sonra da oraya ulaştılar. Bir müddet orada kalacaklardı.

Bu arada Re­sû­lul­lah ile Hz. Ebû Bekir’in hicretini öğrenen müşrikler çevreyi kuşatmışlar, yana yakıla onları aramaya koyulmuşlardı. Buldukları an canları­na kıyacaklardı. Hz. Ebû Bekir’in evine de gittiler. Onlara kapıyı Hz. Esmâ açtı. Birden karşısında gözü dönmüş müşrikleri gördü. Fakat hiç telaşlanmadı. Müş­rikler öfkeliydi. Sert bir şekilde, “Ey Ebû Bekir’in kızı, baban nerede?” diye sor­dular. Akılları sıra ondan öğreneceklerini zannediyorlardı. Fakat Hz. Esmâ bu uğurda her şeyi göze almıştı. Gerekirse ölecek, ama Re­sû­lul­lah ile babasının nereye gittiklerini söylemeyecekti. İmanından aldığı cesaretle, “Babamın nere­de olduğunu bilmiyorum.” dedi. Ebû Cehil de oradaydı. Onun bu cevabına çok kızdı. Suratına bir tokat attı. Tokadın şiddetinden Esmâ’nın kulağından küpesi fırladı. Hz. Esmâ, Allah ve Resûl’ü uğrunda bundan çok daha şiddetlisine de razıydı. Onların istediği şeyi yine söylemedi. Müşrikler daha fazla vakit kaybet­mek istemiyorlardı. Bir şey öğrenemeyeceklerini anlayınca oradan ayrıldılar.

Artık Hz. Esmâ korkulu dakikalar geçiriyor, gözü dönmüş müşriklerin onlara zarar vermemeleri için Cenâb-ı Hakk’a dua ediyordu. Bir ara iyice endişelendi. Gece vakti yanına azık ve su alarak Sevr Mağarası’nın yolunu tuttu. Bir hayli de haber toplamıştı. Duyduklarını hatırında tutabilmek için büyük gayret gösteri­yordu. Bu arada çapulcu güruha görünmemek için ihtiyatlı davranmayı da ih­mal etmiyordu. Bu heyecan ve telaş içerisinde Sevr Mağarası’na ulaştı. Canın­dan üstün tuttuğu Re­sû­lul­lah ile babasını sağ salim görünce sevinçten uçacak gibi oldu. Yiyecek ve içecekleri yanlarına bıraktı. Aklında tutabildiklerini de bir bir anlattı. Sonra da yine geldiği yoldan, müşriklere görünmeden Mekke’ye döndü.

Bir müddet sonra bu korkulu günler geride kaldı. Çünkü Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir, Medine’ye ulaşmıştı. Bu haber kendisine geldiğinde Hz. Esmâ çok sevindi. Bu nimetinden dolayı Cenâb-ı Hakk’a şükretti. Bir yandan da içini bir burukluk kaplamıştı. Mekke artık kendisi için bir gurbet diyarıydı. Allah’ın Resûl’ü neredeyse gerçek vatan orasıydı. Onun sohbetinden ayrı yaşamak en da­yanılmaz bir azaptı. Bir müddet sonra o da hicret etti. Uzun ve yorucu bir yolcu­luktan sonra nurlu Medine’ye vardı.

Peygamberimiz, Hz. Esmâ’nın hicret esnasında yaptığı hizmetini takdirle kar­şılamıştı. Bu fedakâr sahabiyi, “Her peygamberin bir havarisi var, benim hava­rim de Zübeyr’dir.” buyurarak methettiği Hz. Zübeyr ile evlendirdi.

Her ikisi de birbirine denkti. İkisi de İslam’a gönül vermiş, Peygamber’e talebe olmuş, ömürlerini Kur’ân hizmetine adamış bahtiyarlardı. Re­sû­lul­lah’ın tensip ettiği bu evlilik, bu beraberlik, hayat boyu mesut bir şekilde devam edecekti. Niye etmesindi ki? Hz. Zübeyr dünyadayken cennetle müjdelenmiş bir iman eriydi. Hz. Esmâ da dünyadayken “cennet kuşağı” giyebilme müjdesinin sahibi bir hanımefendiydi.

Kaderin garip bir tecellisidir ki, baba Re­sû­lul­lah’ın en sevgili arkadaşı, kız Peygam­berimizin baldızı ve en yakın sahabisinin hanımı, fakat anne İslam safı­nın dışındaydı. Müslüman olmayı kabul etmediği için, Hz. Ebû Bekir ondan ay­rılmak zorunda kalmıştı. Bu sebeple Hz. Esmâ, annesine bütün kalbiyle ısınamıyordu. Her ne kadar dünyaya gelmesine vesile olmuşsa da, iman bağı bu sev­giye engel oluyordu.

Bir gün Hz. Esmâ’nın annesi Kuteyle, zorlukla taşıyabildiği hediyelerle kızını görmeye gelmişti. Esmâ, annesini içeriye almakta ve hediyelerini kabul etmekte tereddüt gösterdi. Re­sû­lul­lah’a sormadan onu içeri almayı uygun bulmadı. “Ba­ba bir kardeşi” Âişe’ye haber göndererek, bu hususta Re­sû­lul­lah’ın fikrini sordu. Peygamberimiz şöyle diyordu:

“Esmâ’ya söyleyin, annesini içeriye alsın, getirdiği hediyeleri de kabul etsin.”

Hz. Esmâ, Peygamberimizin emrine aynen uydu. Annesini içeri aldı. Müşrik de olsa ona hürmette kusur etmedi. Bu hadise üzerine şu mealdeki âyet-i kerime nazil oldu:

“Sizinle din hususunda savaşmamış ve sizi yurtlarından çıkarmamış olanlara iyilik ve adaletle davranmanızı Allah sizi yasaklamaz; çünkü Allah, adaletle ha­reket edenleri sever.” (Mümtehine Sûresi, 8-9.)[1]

Hz. Esmâ, zaman zaman Peygamberimizin sohbetinde bulunan ve ondan fe­yiz alan sayılı sahabi kadınlardan biriydi. Sık sık sohbetinde bulunurdu. Bunda Peygamberimizin “baldızı” olmasının büyük payı vardı. Bir defasında üzerinde ince bir elbiseyle Pey­gamberimizin huzuruna girmişti. Peygamberimiz eniştesi olduğu için böyle giyinmekte bir mahzurun olmayacağını düşünmüştü. Fakat Re­sû­lul­lah (a.s.m.) onu o hâlde görünce yüzünü çevirdi, sonra da şu ikazda bu­lundu:

“Ey Esmâ, bir kadın âdet görmeye başladığı zaman [mübarek eline ve yüzüne işaret ederek] şu ve şu uzvu dışında başka yerini göstermesi caiz değildir.”[2]

Hz. Esmâ bu ikazdan sonra artık Re­sû­lul­lah’ın tavsiyesine uygun giyindi. Ha­yatının sonuna kadar tesettürün en güzel şekline riayet etti. Bir defasında oğlu­nun aldığı çok pahalı, fakat ince bir elbiseyi “Tesettüre uygun değil.” diye red­detti.

Hz. Esmâ son derece hayâ sahibiydi. Zaten hayâ duygusu kadın için en güzel ziynetti. Bir defasında uzak bir yerden hurma taşırken Peygamberimizle karşı­laşmıştı. Re­sû­lul­lah’ın yanında sahabilerden birkaç kişi daha vardı. Devesini çöktürdü. Baldızını terkisine almak istedi. Fakat Hz. Esmâ, utancından deveye binmedi. Ağır yükü başında taşımaya razı oldu…

Esmâ (r.anha), eli açık, gönlü zengin, cömert bir insandı. Bilhassa Peygamberi­mizin kendisine hitaben, “Ya Esmâ, elini bağlama; aksi hâlde Cenâb-ı Hak da senin üzerine olan ihsanını göndermez!”[3]buyurmasından sonra, cömertlikte müstesna bir mevkie yükseldi. İhtiyaçtan fazla yanında bir şey bırakmaz, hep­sini fakir fukaraya dağıtırdı. Kendisi sade bir hayat yaşardı. Çocuklarına da cö­mert olmaları tavsiyesinde bulunur, “Malınızı Allah yolunda harcayın. Sadaka verin. Bir hayrı ihmal etmekle hiçbir şeyi fazlalaştırmış olmazsınız. Sadaka ver­mekle malınızın eksileceğini zannetmeyiniz.” derdi.

Esmâ (r.anha), her insan gibi zaman zaman hasta olurdu. Fakat hiçbir zaman hâlini insanlara şikâyet etmezdi. Çünkü hastalığın Cenâb-ı Hakk’ın emriyle geldi­ğine ve günahlara keffaret olduğuna inancı sonsuzdu. Hem insan hiç hastalanmasa sıhhat nimetinin şükrünü nasıl eda edecekti? Diğer taraftan hastalıklar Cenâb-ı Hakk’a dua etmek için büyük bir vesileydi. Bu sebeple hastalıktan dolayı şikâyette bulunmak, kadere itiraz edercesine “ah, of” diye inlemek manasızdı.

İşte Hz. Esmâ bütün bunların şuurundaydı. Hastalığı sabır ve tevekkülle karşı­lardı. Bir defasında şiddetli bir baş ağrısına yakalanmıştı. Elini başının üzerine koydu ve teslimiyet içerisinde şöyle dua etti:

“Gerçi başım çok ağrıyor, fakat Allah’ın affetmesini temenni ettiğim günahlarım daha çoktur.”

Bu büyük İslam kadını, kanaatkârlığı ile de temayüz etmişti. Kısmetine razı olur, şükreder, daha fazlasını istemezdi. Kocası Hz. Zübeyr fakir bir insandı. Evlendiğinde bir atından başka hiçbir şeyi yoktu. Hz. Esmâ, ihtiyaçlarının temi­nini kolaylaştırmak için elinden gelen işleri yapmaktan geri durmazdı. Re­sû­lul­lah’ın ganimet mallarından verdiği uzak bir hurma ağacından, başının üzerinde hurma taşırdı. Ev işlerini yetiştirir, hurma çekirdeklerini öğüterek yem hâline getirir, uzak yerlerden su taşırdı. Hz. Ebû Bekir, kızının çok yorulduğunu gö­rünce ona bir hizmetçi göndermişti. Esmâ (r.anha) buna çok sevindi. “Babam hiz­metçi göndermekle beni, kölelikten hürriyetime kavuş­turmuş­casına memnun etti.” diyerek şükran hislerini ifade etti.

Hz. Esmâ azami ölçüde iktisada riayet eder, lüzumsuz yere masraflardan sakınırdı. Çünkü iktisat hem Allah’ın emriydi, hem de aile huzurunun temelini teşkil ediyordu.

Esmâ (r.anha) ile Hz. Zübeyr mesut bir aile hayatı yaşamakla birlikte, zaman zaman aralarında can sıkıntısı da olurdu. Fakat çok geçmeden bu hâl tatlıya bağlanırdı. Sanki aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi davranırlardı. Bir gün yi­ne bir meselede anlaşamamışlar, aralarında tartışma çıkmıştı. Esmâ (r.anha) her na­sılsa babasına giderek beyinden şikâyette bulundu. Hz. Ebû Bekir, söylenilmesi gereken en güzel şeyi söyledi. Sevgili kızına şu müjdeyi verdi:

“Kızcağızım, sabret. Çünkü bir kadının iyi bir kocası bulunur, sonra vefat eder de o kadın başka biriyle evlenmezse, Allah her ikisini cennette bir araya getirir.”[4]

Esmâ (r.anha) iyi bir eş olduğu gibi, iyi bir anneydi de... Hz. Zübeyr ile olan evli­liklerinden 5’i erkek 8 çocukları dünyaya gelmişti. Bunların eğitimiyle yakından meşgul oldu. Sahabilerin büyüklerinden olan Abdullah bin Zübeyr (r.a.), Tâbiîn’den Urve bin Zübeyr gibi, Müslümanlara örnek olmuş şahsiyetler, Allah yolunda hiç çekinmeden kanlarını sebil edebilecek fedailer yetiştirdi.

Bir anne için en dayanılmaz ıstırap, şüphesiz, yavrusunun ölümünü görmekti. Hele bu yavru gençlik çağına ermişse, bu acı kat kat artardı. Hayat artık çekil­mez olurdu. Fakat bu, Allah’a ve kadere inanmayan veya imanı zayıf olan bir anne için geçerliydi. Kadere hakiki manada iman eden, Allah’tan gelen hayır ve şer her şeye teslim olan bir anne böyle miydi? Böyle olmadığının en güzel misa­lini Hz. Esmâ’nın hayatında görüyoruz. O, en sevdiği ciğerparesi Hz. Abdullah gibi, Re­sû­lul­lah’ı görmüş, sohbetinde bulunmuş bir yavruyu Allah yolunda öl­meye teşvik ediyor, onun feci bir şekilde şehit edildiği haberini alınca da bunu büyük bir sabır ve teslimiyet ile karşılıyordu. Onun bu hareketinde ve teslimiye­tinde, günümüz annelerine büyük bir ibret ve güzel bir örnek vardı. Hadise şöyle cereyan etmişti:

Hz. Abdullah, Yezîd’in vefatından sonra Müslümanların pek çoğunun kendi­sine biat etmesiyle Mekke’de halife seçilmişti. Hicaz, Yemen, Irak, Mısır ve Horasan Müslümanları kendisini bu vazifeye layık görmüşler, biat etmişlerdi. Hz. Abdullah birkaç yıl Mekke’de adaletle hüküm sürdü. Bu müddet zarfında annesinin çok büyük yardımını gördü. Fakat Emevi hükûmetini eline geçiren Abdülmelik bin Mervan, tarihe “Zalim” ismiyle geçen Haccac’ı Hicret’in 72. yı­lında Abdullah’ın üzerine gönderdi. Haccac, Ebû Kubeys Dağı’na mancınık ku­rarak Kâbe’yi taşa tuttu. Onun adalet ve merhametle telifi mümkün olmayan bu hareketi karşısında Hz. Abdullah kahramanca Kâbe’yi müdafaa etti. Fakat adamlarından birçoğu Haccac’ın vaatlerine kanarak onun safına geçtiler. Bu durum karşısında Hz. Abdullah, o sırada 99 yaşında bulunan annesinin tavsiye­lerine başvurdu. “Anneciğim, elimde çok az bir kuvvet kaldı. Artık mukavemet etmem çok güç. Düşman, istediğim kadar mal vermeyi vaat ediyor. Ne dersin?” dedi.

Hz. Esmâ, oğlunun davasında haklılığına; maksadının dünya saltanatı elde etmek olmadığına inanıyordu. Bu sebeple, ucunda ölüm de olsa, hak davasın­dan vazgeçmemesini istedi. Ona şu tarihî nasihatte bulundu:

“Ey oğlum, eğer yürüdüğün yol hak ise ve buna inanıyorsan, yolunda devam et. Çünkü arkadaşların bu yolda öldürüldü. Sen şehit düşen arkadaşlarını dü­şün. Ümey­ye­oğullarının oyuncağı olma! Eğer maksadın dünyayı kazanmaksa sen çok fena birisisin demektir! Bu takdirde hem kendini hem de seninle bera­ber olanları helakete sürüklemiş olacaksın. ‘Ben hak yoldaydım. Arkadaşlarım gevşedi, ben de gevşedim.’ diyorsan, bu, mert kimselere yakışmaz. Dünyada daha ne kadar kalacaksın?

“Ey oğlum, senin için örtülerin en güzeli ölümdür. Allah’a yemin ederim ki, şeref ve haysiyet içinde alınan bir kılıç darbesi, benim nazarımda, hakaret ve zil­let içerisinde yaşamaktan ve kırbaçlanmaktan daha iyidir! Sakın ölümden korkarak zilleti kabul etme! Ben senin hakkında sabırlı olacağımı ümit ediyo­rum.”

Hz. Abdullah da aynı kanaati taşıyordu. Fakat annesinin fikrini de almak iste­mişti. Onun bu sözleri yüreğine su serpti. Annesinin elini öptü. Hz. Esmâ da onu alnından öperek uğurladı. Sonra elini dergâh-ı İlahiyeye açtı, “Ey Allah’ım, bu necip kuluna merhamet et. Onu Mekke ve Medine köşele­rinde susuz bırakma. Annesine yaptığı iyiliklere karşılık ondan nimetini esirge­me. Allah’ım, oğlumu senin emrine teslim ettim. Senin kaderine razı oldum. Ona gelecek musibetten dolayı beni sabredenlerin ve şükre­denlerin mertebesine eriştir!” diye dua etti. Artık metanetle neticeyi beklemekten başka yapacak bir şey yok­tu.

Büyük bir cesaretle savaşan Hz. Abdullah sonunda şehit oldu. Bu haber ken­disine ulaştığında Hz. Esmâ, Re­sû­lul­lah’tan kalan bir hatırayı aramakla meşgul­dü. Haberi metanetle karşıladı. Biraz sonra aradığı hatırayı bulması, kendisine büyük bir teselli verdi.

Esmâ’nın (r.anha) sabrı bu kadarla da kalmadı. Çünkü Zalim Haccac, büyük sa­habi Hz. Abdullah’ı şehit etmekle hıncını alamamış, onu astırmıştı. Sonra da karşısına geçip o yüce şehide hakaret etmiş, başını keserek Şam’a göndermişti. Cesedini de “Annesi ricada bulunmadıkça indirmeyeceğiz.” diye yemin etmiş­lerdi. Bir anne için yavrusunun cesedini sehpada asılı görmek çok zor bir şeydi. Hz. Esmâ buna da sabretti, zalim insanlara gidip istedikleri ricayı yapmayı uy­gun bulmadı.

Bir gün oğlunun cesedinin yanından geçerken, “Bu hatip hâlâ kürsüden inme­yecek mi?” demişti. Bunu kâfi buldular ve Hz. Abdullah’ı direkten indirerek defnettiler.

Haccac, adam gönderip defalarca Hz. Esmâ’yı yanına çağırtmıştı. Fakat Hz. Esmâ tenezzül edip yanına gitmeyince kendisi onun yanına geldi. Hz. Abdul­lah’ı kastederek alaylı bir eda ile, “Allah düşmanına yaptığımı nasıl buldun?!” di­ye sordu. Hz. Esmâ, Hz. Ebû Bekir gibi bir babanın kızıydı, Hz. Zübeyr’in hanı­mıydı. Bu zalimin karşısında susamazdı. Cesaretle şu cevabı verdi:

“Sen oğlu­mun dünyasını yıktın, o ise senin ahiretini perişan etti!”

Haccac bu defa da “Bırak şu münafıkı!” demek küstahlığında bulundu. Hz. Esmâ yine susmadı, “Allah’a yemin ederim ki, o münafık değildi. Çok oruç tu­tan, geceleri çok namaz kılan, kulluk vazifelerini yerine getiren ve akrabasını ziyarette kusur etmeyen biriydi.” dedi. Haccac çok kızdı, “Defol git!” dedi. Hz. Esmâ imanından aldığı cesaretle yine kükredi: “Re­sû­lul­lah, ‘Sakîf kabilesinden bir yalancı, bir mühlik çıkacak!’ buyurmuştu. Yalancının Muhtar es-Sekafî oldu­ğunu gördük. Mühlik de senden başkası olamaz!”dedi.

Son olarak, onun rivayet ettiği bir hadisi nakledelim: “Cennet bana o kadar yaklaştı ki, cüret etseydim size onun salkımlarından bir tanesini getirirdim. Cehennem ateşi de bana o kadar yaklaştı ki, ‘Ey Rabb’im, ben de bunlar arasındayım.’ demeye başladım. Cehennemde bir kedinin tırmalayıp durduğu bir ka­dın gördüm, ‘Buna ne oluyor?’ diye sordum. ‘Bu kadın, kediyi ölünceye kadar hapsetti. Ne ona yiyecek verdi, ne de haşarat yemesi için salıverdi.’ dediler.”[5]

Oğlunun feci bir şekilde şehit edilmesinden sonra Hz. Esmâ iyice çöktü. Bu hadiseden bir sene sonra Hicret’in 73. yılında 100 yaşındayken vefat etti.

Allah ondan razı olsun!


_____________________________
[1]Tabakât, 8: 252.
[2]Ebû Dâvûd, Libas: 32.
[3]Müsned, 60: 352.
[4]Tabakât, 8: 251.
[5]İbni Mâce, İkâmetü’s-Salât: 152.

21 Haziran 2020 Pazar

Esmâ bint-i Ümeys (r.anha)


İslamiyet’in ilk yıllarıydı... Müşrikler dayanılmaz işkencelerle Müslümanları dinlerini terk etmeye, Müslüman olma temayülünde olanları da korkutup sindir­meye çalışıyorlardı. Fakat güçlerini imanlarından alan sahabiler zerre kadar taviz vermiyorlar, inançlarında sebat ediyorlardı.

Bu durum Peygamberimizi üzüyordu. Bir gün sahabilere, isterlerse Habeşis­tan’a hicret edebileceklerini söyledi. Bu teklif üzerine 15 kişilik bir grup Habe­şistan’a hicret etti. Habeş hükümdarı, Muhacirlere çok iyi davrandı, izzet ve ikramda bulundu. Peygamberimiz bunu haber aldığında çok sevindi, diğer Müslümanlara da hicret etme tavsiyesinde bulundu. Böylece 82’si erkek, 10’u kadın olmak üzere 92 kişi daha Allah yolunda yurtlarından yuvalarından ayrı­larak hicret ettiler.

İşte bunlardan biri de Hz. Esmâ bint-i Ümeys idi. Esmâ (r.anha), Peygamberimi­zin am­casının oğlu Hz. Câfer’le evliydi. Bu bahtiyar ailenin Habeşistan’da üç çocukları dün­yaya geldi. Hz. Esmâ ve Câfer (r.a.), diğer muhacirlerle bera­ber uzun müddet orada kaldılar. Hicret’in 7. yılında da Medine’ye hicret ettiler. Böylece “iki hicret” sevabı birden kazandılar.

Hz. Esmâ, Peygamberimizin hanımlarını sık sık ziyaret eder, onlarla sohbette bulunurdu. Bir gün yine bu maksatla Hz. Hafsa’nın ziyaretine gitmişti. Biraz sonra, Haf­sa’nın babası Hz. Ömer geldi. Hz. Esmâ’ya, “Biz sizi hicrette geçtik!” diye latife yaptı. Esmâ (r.anha) çok üzüldü. Hz. Ömer’e şu mukabelede bulun­du:

“Hayır yâ Ömer, öyle değil. Çünkü siz Re­sû­lul­lah’ın yanındaydınız. O aç olanlarınızı doyuruyor, cahillerinize de nasihat ediyordu. Fakat bizler düşman toprağındaydık. Bu da Allah ve Resûl’ü uğrundaydı.”

Bu arada Re­sû­lul­lah gel­di. Hz. Esmâ üzgündü. Hz. Ömer’in sözünü söyledi. Peygamberimiz (a.s.m.), onu sevindiren şu müjdeyi verdi:

“Ömer ve arkadaşlarının bir hicreti, sizin ise ey gemi yolcuları, iki hicretiniz vardır.”

Hz. Esmâ için Peygamberimizin bu müjdesinden daha büyük bir şey düşünülemezdi. Duygulandı. Sevinçten gözle­ri yaşardı.[1]

Hz. Esmâ bir şey yapacağı zaman onu mutlaka Peygamberimize sorar ve o meselede Re­sû­lul­lah’ın emri üzere hareket ederdi. Bir gün, “Yâ Re­sû­lal­lah, ço­cuklarıma nazar değiyor. Şifa niyetiyle birisine okutayım mı?” diye sordu. Pey­gamberimiz, “Evet, okut. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsaydı, göz değme­si olurdu.” buyurdu.[2]

Hz. Esmâ’nın dokuz kız kardeşi vardı. Hepsi de Müslüman olmuştu. Peygamberimiz onlara “imanlı kız kardeşler” unvanını vermişti. Onlar bu unvanı çok sevdiklerinden, devamlı öyle çağrılmayı arzu ederlerdi.

Hz. Esmâ, Câfer’le (r.a.) birlikte örnek bir aile hayatı geçiriyordu. Bir eşin yapması gereken bütün vazifeleri eksiksiz olarak yerine getiriyor, saygıda ku­sur etmiyordu. Birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Günler böyle geçiyor­du.

Hicret’in 8. yılıydı… Peygamberimiz, Rumlarla savaşmak üzere bir ordu hazır­ladı. Ordunun başına Zeyd bin Hârise’yi (r.a.) kumandan tayin etmişti. O şehit edilirse kumandayı Hz. Câfer alacaktı.

Câfer (r.a.) hanımıyla vedalaştı, çocuklarını öptü, okşadı. Sonra da ayrıldı. Ordu Medine’den ayrılırken, Hz. Esmâ sanki bir daha hiç görüşmeyeceklerini hissediyordu.

Haftalar sonra İslam ordusu, Bizanslılarla Mute mevkiinde karşılaştı. Düş­man sayı ve silahça çok üstündü. Fakat Medine’den ayrılırken “şehit olma” dü­şüncesiyle yola çıkan mücahitler buna ehemmiyet vermediler. Kahramanca hücuma geçtiler. Büyük bir savaş oldu. Sonuçta zafer Müslümanlarındı. Fakat Hz. Câfer şehit düşmüştü. Vücudunda 90’ın üzerinde kılıç ve mızrak yarası vardı. Ayrıca iki kolu da kesilmişti.

Cenâb-ı Hak, Sevgili Habibine savaş meydanını olduğu gibi gösterdi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Câfer’in şehit düştüğünü, Cenâb-ı Hakk’ın kesilen kollarına bedel iki kanat verdiğini ve onlarla cennete uçtuğunu Ashâbına haber verdi. Bundan böyle Hz. Câfer, “Tayyar [Uçan]” ve “Zülcenâheyn [İki Kanatlı]” unvanıyla anıldı.[3]

Hz. Esmâ ve çocukları, Hz. Câfer’in yolunu gözlüyorlardı. Şehit olduğundan haberleri yoktu. Peygamber Efendimiz, Hz. Câfer’in evine gitti. Hz. Esmâ’dan çocukları sor­du. Hz. Esmâ çocukların ellerinden tutarak Peygamberimize getir­di. Yüzlerini yıkamış, saçlarını taramıştı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) onları bağrına bastı, öptü kokladı. Bu ara­da mübarek gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

Onun bu hâli Esmâ’yı (r.anha) şüphelendirdi, “Anam babam size feda olsun! Ni­çin ağlıyorsunuz, yâ Re­sû­lal­lah? Yoksa Câfer ve arkadaşlarından size acı bir ha­ber mi geldi?” diye sordu.

Peygamberimiz (a.s.m.), “Evet, onlar bugün şehit oldular.” buyurdu. Hz. Esmâ bu haber karşısında kendini tutamadı, ağlamaya ve dövünmeye başladı. Peygamberimiz (a.s.m.) onun bu hâlini hoş karşılamadı ve “Ey Esmâ, ağzından uygunsuz ve kaba söz kaçırma, göğsünü de dövme!” buyurdu.

Kadınlar Hz. Esmâ’nın başına toplandılar. Re­sû­lul­lah da kalkıp evine gitti. Hanımlarına, “Onlar yemek yapabilecek durumda değillerdir.” buyurdu, ye­mek yapıp Câfer’in evine göndermelerini söyledi. Bunun üzerine Hz. Câfer’in evine üç gün yemek yapılıp gönderildi. İslam tarihinde cenaze evine gönderilen ilk yemek bu oldu.[4]

Peygamberimiz (a.s.m.) üç günden sonra tekrar Hz. Câfer’in evine uğradı. Yetimleri himayesi altına almak istiyordu. Hz. Esmâ’yı sevindiren şu müjdeyi verdi:

“Bu günden sonra artık kardeşime ağlama. Bu çocukların geçim ve bakımı hakkında da hiç endişelenme. Dünyada ve ahirette onların velisi benim.”[5]

Hz. Esmâ altı ay kadar dul kaldı. Hz. Ebû Bekir, İslam davası uğrunda çile çek­miş bu kadını himayesi altına almak istiyordu. Ona evlenme teklifinde bulundu. Hz. Esmâ bu teklifi kabul etti. Böylece aile kendisine hayırlı bir hami buldu.

Peygamberimizin duasına mazhar olan ve “Amellerim içerisinde en güvendi­ğim şey bu duadır.” diyen Hz. Esmâ, birkaç tane de hadis rivayet etti. Bunlardan birisi şu mealdedir:

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.) kendisini üzen bir durumla karşılaştığında veya sıkıntı ve keder geldiğinde ‘Benim Rabb’im Allah’tır. O’na hiçbir şeyi ortak koşmam.’ derdi.”

Hz. Ebû Bekir’in vefatından sonra Hz. Ali’yle evlenen Hz. Esmâ (r.anha), Hicret’in 40. yılında vefat etti.

Allah ondan razı olsun!


_______________________________
[1]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 169.
[2]Tirmizî, Tıb: 17.
[3]Üsdü’l-Gàbe, 1: 358.
[4]Tabakât, 8: 282; Sîre, 3: 477.
[5]Tabakât, 4: 37.

20 Haziran 2020 Cumartesi

Esmâ bint-i Yezîd (r.anha)


Peygamberimizin asrı bir ilim ve irfan asrıydı. Yüce Nebi’nin etrafında saf saf olan sahabiler, o ilim deryasından feyiz alıyorlardı. Bu büyük insanlar, günlük hayatta karşılaştıkları meselelerin hallini Re­sû­lul­lah’tan talep ediyorlar, çeşitli sualler soruyorlardı. Sadece erkekler değil, kadınlar da Peygamber Efendimi­zin huzur-u saadetlerine gelerek müşkillerini arz ediyorlardı. Çünkü onlar, hayânın dini öğrenmeye mâni olmaması gerektiğini biliyorlardı. Dini öğren­mek hususunda utangaçlık gösterilemezdi.

İşte, Peygamberimize sorduğu suallerle, bilhassa kadınlarla ilgili birçok me­selenin açıklanmasına vesile olan kadınlardan birisi de Esmâ bint-i Yezîd’dir (r.anha).

Hz. Esmâ, Ensar kadınlarındandı. Peygamber Efendimiz, Medine’ye hicret et­tiğinde Ensar kadınlarından “ölüye feryat edercesine ağlamamak, cenazenin pe­şinden gitmemek, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık ve zina yapma­mak ve çocuklarını öldürmemek” üzere söz almıştı. Bu kadınların arasında Hz. Esmâ da vardı. Esmâ (r.a.) hayatı boyunca verdiği bu söze sadık kaldı. Diğer sahabi hanımlar gibi Hz. Esmâ da Re­sû­lul­lah’ı çok sever, gerektiğinde ona hizmet etmekten, imkânı ölçüsünde ikramda bulunmaktan geri durmazdı. Maddi durumu fazla müsait olmamasına rağmen eli açık ve cömert idi. Evde bu­lunan yiyecek ve içeceğini Allah’ın Resûl’üyle paylaşmaktan manevi bir lezzet alırdı. Bir gün Re­sû­lul­lah’ın mescitte akşam namazı kıldığını gördü. Hemen eve koştu. Biraz ekmekle kuru üzüm hazırladı. Peygamberimizi bekledi, mescitten çıktığında evine davet etti. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bu fedakâr sahabiyi kırmadı. Sa­habilerle birlikte mescitten çıkıp davetine icabet etti. Hz. Esmâ hazırladıkla­rını Re­sû­lul­lah’ın önüne koydu ve “Anam babam size feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah! Buyurunuz, yiyiniz.” dedi. Peygamber Efendimiz, Ashâbına “Buyurun, Bismil­lah!” dedi. Afiyetle ye­diler. Hz. Esmâ bu vakayı naklettikten sonra şöyle der:

“Varlığım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, gözlerimle gör­düm. 40 kişilik cemaat ne üzümü ne de ekmeği bitirebildiler. Yanımdaki su­dan da içtikten sonra ayrıldılar. Biz aile halkı hastalandıkça veya hayır ve bere­ket umdukça, Re­sû­lul­lah’ın ve sahabilerin içtiği bu kırbadan artan suyu içer, şifa bulurduk. Rızkımıza bereket gelirdi.”[1]

Hz. Esmâ zaman zaman Peygamberimizin Hane-i Saadet’ine gider, diğer ka­dınlarla birlikte Re­sû­lul­lah’ın sohbetinde bulunurdu. Peygamberimizin Hz. Âişe ile evlendiği gün diğer kadın sahabilerle birlikte Hz. Esmâ da orada bulunuyor­du. Bir ara Re­sû­lul­lah’a süt takdim ettiler. Peygamber Efendimiz sütten bir mik­tar içtikten sonra kâseyi Hz. Âişe’ye uzattı. Âişe validemiz utandığından almak istemedi. Bunun üzerine Hz. Esmâ şöyle dedi:

“Ya Âişe, Re­sû­lul­lah’ın ikramını geri çevirme. Al ve iç.”

Hz. Âişe, Peygambe­rimizin ikram ettiği sütü aldı, bir miktar içtikten sonra tekrar verdi. Peygamberi­miz bu defa da süt kâsesini Hz. Esmâ’ya uzattı. Hz. Esmâ kâseyi aldı, Re­sû­lul­lah’ın mübarek artığından içti.[2]

Hz. Esmâ, kadın sahabiler içerisinde açık sözlülüğü ve düzgün konuşması ile tanınıyordu. Bu sebeple “Hatibetü’n-nisâ” yani “Kadınların Hatibi” lakabıyla şöhret bulmuştu. Medineli kadınlar Peygamberimize bir şey sorup öğrenmek is­tediklerinde onu temsilci olarak gönderirlerdi. O da öğrenilmek istenilen şeyi gayet açık bir ifadeyle Re­sû­lul­lah’a arz ederdi.

Yine bir gün kadınlar, zihinlerini meşgul eden bir meseleyi öğrenmesi için Hz. Esmâ’yı temsilci seçtiler. Ondan Peygamberimize gitmesi bazı meseleleri dile getirmesi ricasında bulundular. Peygamberimizin huzuruna giren Hz. Esmâ, kendisine konuşmak için müsaade verilince, “Anam babam size feda olsun, ey Allah’ın Resûl’ü!” diyerek ona olan hürmet ve muhabbetini ifade ettikten sonra, sözlerine şöyle devam etti:

“Ben, bazı kadınların size gönderdiği temsilciyim. Şüphe yok ki, Cenâb-ı Hak sizi erkek ve kadınların hepsine peygamber göndermiş, biz de sana ve senin Rabb’ine iman etmişizdir. Biz kadınlar evlerimizde oturmakta, beylerimizin meşru isteklerini yerine getirmekteyiz. Erkekler ise Cuma namazı kılmak ve cemaate devam etmek, hastaları ziyaret ve cenazelere katılmak suretiyle, tekrar tekrar hacca gitmekle bizden üstün kılındılar. Bu sayılanlardan daha faziletlisi de Allah yolunda cihat etmektir. Bir erkek hac veya umre için yahut cihat mak­sadıyla yola çıktığı vakit, biz onların mallarını korur, elbiselerini temizler ve di­keriz. Çocuklarını büyütürüz. Bütün bu hizmetlerimizle biz, erkeklerin kazan­dığı hayra ortak olacak mıyız?”

Peygamberimiz (a.s.m.), Esmâ’nın konuşmasını dinledikten sonra yanındaki sahabilere, “Siz dinî bir sual soran kadınlar içerisinde bundan daha güzel konu­şan birini işittiniz mi?” buyurarak, onun zekâsını ve açık ifadesini takdir etti. Sonra da onun şahsında bütün mümin kadınlara şu müjdeyi verdi:

“Ey kadın, dinle ve temsilci olarak geldiğin kadınlara da anlat! Eğer bir kadın, kocasıyla iyi geçinir ve onun rızasını kazanırsa, bu saydığın faziletli amellerin hepsinde aynı sevabı elde eder.”[3]

Hz. Esmâ, Peygamberimizin bu cevabından sonra sevinç içinde oradan ay­rıldı. Bir an önce bu müjdeyi arkadaşlarına iletmek istiyordu. Hızlı adımlarla kadınların bulunduğu yere geldi. Re­sû­lul­lah’tan duyduklarını onlara aktardı. Bu müjdeyi alan her kadın âdeta bayram etti. Artık ev hizmetlerini bir yük olarak değil, kendilerine sevap kazandıran bir ibadet olarak görüyorlardı.

Zaman zaman Re­sû­lul­lah’ın sohbetinde bulunan ve peygamber mektebinden ders alan Esmâ (r.anha), 81 hadis rivayet etti. Bunlardan birisi şu mealde­dir:

“Peygamberimiz, Ashâbına, ‘Size insanların en hayırlısını haber vereyim mi?’ diye sordu. Onlar, ‘Evet yâ Re­sû­lal­lah.’ dediler. Peygamberimiz (a.s.m.), ‘Allah’ı zikreder hâlde gördükleriniz.’ buyurdu. Devamla, ‘Sizin en kötülerinizi haber vereyim mi? İşte onlar, Allah rızası için birbirlerini seven dostların arasını açan­lar, laf götürüp getirerek koğuculuk yapanlardır.’ buyurdu.”[4]

Bir diğer hadis de şu mealdedir:

“Oğlu İbrahim vefat edince Peygamber Efendimiz ağladı. Hz. Ebû Bekir ve­ya Ömer (r.a.), ‘Sen iki cihanda Allah’ın hakkına ve yüceliğine en çok riayet edensin.’ dedi. Bunun üzerine Re­sû­lul­lah (a.s.m.) şöyle buyurdu: ‘Göz yaşarır, kalp ise mahzun olur. Biz Rabb’imizin razı olmayacağı bir sözü söylemeyiz. Eğer ölüm başa gelmesi kati bir hakikat olmasaydı ve geride kalan­lar da öncekilerin peşinden gitmeseydi, ey İbrahim, şimdikinden daha fazla üzülecektik.’“[5]

Zekâsının kuvveti kadar üstün cesaret ve şecaati ile de tanınan Hz. Esmâ, ya­ralıları tedavi etmek, gazilere su dağıtmak için Yermuk Savaşı’na katıldı. Bir ara eline geçirdiği bir çadır direğiyle savaş alanına daldı ve dokuz Rum askerini öl­dürdü.[6]

İslam davasının yayılması ve onu söndürmeye çalışanların cezalandırılması uğrunda hayatını fedadan çekinmeyen bu büyük İslam kadınının nerede ve han­gi tarihte vefat ettiği bilinmemektedir.

Allah ondan razı olsun!


__________________________________
[1]Tabakât, 8: 319-320.
[2]Müsned, 6: 458.
[3]Üsdü’l-Gàbe, 5: 398.
[4]Müsned, 6: 459.
[5]İbni Mâce, Cenâiz: 53.
[6]Hayâtü’s-Sahâbe, 1: 442.

19 Haziran 2020 Cuma

Hazret-i Fatıma (r.a)

 
Rasulullah'ın Neslini Devam Ettiren Nur Yumağı
Hazreti Fâtıma radıyallahu anhâ Nebîler Efendisinin son çiçeği... Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin dünyada neslini devam ettiren nur yumağı... Kızlarının en küçüğü... Cennet gençlerinin efendileri Hz. Hasan ve Hüseyin'in anneleri... Hz. Ali kerremallahu veche efendimizin zevcesi... Eli değirmen döndüren "Fâtıma ana" diye anılan bir sultane anne...

Beyi ve çocuklarıyla ehl-i beyt'i teşkil eden ümmetin hanımlarının seyyidesi...

Cennet hurilerinin hanımefendisi...
O, Bi'setten yaklaşık bir yıl önce Mekke'de doğdu. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz ona Fâtıma adını verdi. Deylemî'nin Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte:
"Onu sevenleri, Allah'ın Cehennem'den uzaklaştıracağı için kızıma Fâtıma adını verdim."

buyurdu. Fâtıma, "sütten kesilmiş" anlamına gelmektedir.

O, Zehra ve Betül lakablarıyla meşhurdu. Zehra; "Ak yüzlü, nur yumağı, beyaz, parlak, ve aydınlık yüzlü kadın" manasına, Betül ise; "Dünyevi heveslerden uzak, ibadet için kendisini Allah'a yönelten, iffetli ve namuslu kadın" anlamına gelmekteydi.

O, yaşının küçük olması sebebiyle ve bilhassa anneciği Hz. Hatice (r.anhâ)'nın vefatından sonra babacığının yanından hiç ayrılmadı. Bazan babasının elini tutup Mekke sokaklarında gezdi. Bazan da babasının peşini takip etti. Müşriklerin işkencelerine maruz kalan babacığına yardımcı olmağa çalıştı. Bir gün babasıyla Kâbe'ye gitmişlerdi. Kureyş Müşrikleri onları görünce toplandılar ve fısıltı halinde birbiriyle konuşmaya başladılar. Babacığı Kâbe'nin yanında namaza durdu. Secdeye vardığında Ukbe İbni Ebî Muayt adındaki azgın müşrik, bir deve işkembesi getirerek babasının sırtına koydu. Geriye çekilip uzaktan birbirleriyle gülüşmeye ve dalga geçmeye başladılar. Buna çok öfkelenen küçük Fâtıma babacığının sırtından o ağırlığı kaldırıp elbisesini temizlemedi. Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz secdeden başını kaldırdı ve o azgın kişilere ellerini açarak: "Allah'ım bu azgınları sana havale ediyorum Ya Rabbî! Kureyşi sana bırakıyorum" buyurdu.
Abdullah İbni Mesûd (r.a.) Kâbe hareminde Resûlullah (s.a.) Efendimize  bu tür eziyet edenlerin sonlarının çok fecî olduğunu şöyle anlatır: "Allah Hakkı için o azgın müşrikleri Bedir günü gördüm. Hepsini katlettiler. Bir kısmını sürüyerek Bedir kuyusuna attılar".

Hazreti Fâtıma Mekke'de babacığının yanından ayrılmadığı için bu tür ezâ ve cefâları çok gördü. Yine bir gün Kâbe'ye varmışlardı. Müşrikler baabacığının etrafını sararak: "Şunu şunu söyleyen sen değil misin?" diye hakaret ettiler. Hatta azgın bir müşrik İki Cihan Güneşi Efendimiz'in yakasından tutup sıkıştırdı. Küçük Fâtıma çok korktu ve titreyerek yere yıkıldı. Efendimiz ise hiçbir telâşa gerek duymadan hak olarak söylediği sözleri tekrar ederek: "Evet bunları söyleyen benim"buyurdu. Bu esnada Hz. Ebû Bekir (r.a.) yetişti ve: "Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı öldürecek misiniz?" diyerek müdahale etti ve azgın müşrikleri oradan uzaklaştırdı.

Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz'in Mekke dönemi böylesine çetin geçti. İslâm'ın yayılması için bütün bu ezâ ve cefâlara sabretti. Zira zafer, sabırdan sonra idi. Bu sebebten o kendine yapılanlara aldırmaz, kin tutmaz ve kişileri Allah'a havâle ederdi. Bir gün yine yolda giderken azgın bir müşrik, Efendimizin üzerine toz toprak ve pislik attı. Üstü başı toz-toprak olan ve elbiseleri kirlenen Efendimiz eve döndü. Nur topu yavrucuğu Fâtıma, kapıyı açınca babacığını tanıyamadı ve ağlamağa başladı.

Ablaları da ağlıyordu. Peygamber babacığı ise kendilerine gülümsüyordu: "Zararı yok, su ile temizlenir" diyordu. Böylece nur parçası yavrularını sukûnete kavuşturmağa çalışıyordu. Fakat küçük Fâtıma ise hıçkırıklarını tutamıyordu. Onu susturabilmek için: "Ağlama kızım. Yüce Allah, babanı koruyacaktır." buyurdu ve ona Allah'ın hıfz u emânında olduğunu duyurdu. Bu şekilde onun korku ve endişelerini gidermeğe gayret etti.

Hz. Fâtıma (r.anhâ), Peygamber babasının engin sevgisi ve bol şefkati altında büyüdü. Babacığındaki merhameti ve güzel ahlâkı, anneciğindeki asâleti, cömertliği, babacığına karşı hizmet, hürmet ve muhabbeti gördü. İslâm uğruna çektiği sıkıntılara nasıl katlandığını ve o yolda fedakârlığın en güzel örneklerini bizzat yaşarak öğrendi. Tam bir iffet ve izzet-i nefs nûmûnesi olarak bütün güzellikleri hayatına nakşederek kendisini yetiştirdi.

O şanslı bir genç hanımefendiydi. Peygamber babası ve anneler sultanı Hz. Hatice'nin yanında onların gözetiminde eğitimini tamamladı. Rahmet ve şefkat pınarından doyasıya içti. Fakat küçük yaşta çok çileler çekti. Çocukluğu Kureyş'in zulum, baskı ve ambargoları altında geçti. Daha henüz ömrünün baharını yaşarken anneciğini kaybetti. Mekke'de Müslümanlara ezâ ve cefalar arttı. İşkenceler dayanılmaz hal aldı. Bunun üzerine babacığına hicret izni verildi. Daha sonra da aile efradı ile birlikte kendisi de Medine-i Münevvere'ye hicret etti.

Hz. Fâtıma (r.anhâ) bu göç ile çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği Mekke-i Mükerreme'ye vedâ etti. Medine-i Münevvere'de huzurla yaşamağa başladılar... Babacığı Hz. Âişe (r.anhâ) annemizle,  ablaları da Hz. Osman (r.a.) ile evlendi. Kendisi de evlilik çağına ulaşmış 16-17 yaşlarına girmişti. Nebiler sultanı Efendimizin son çiçeği olarak ona tâlib olanlar çoğalmıştı.

O, hassas ruhlu, zayıf yapılı idi. Yaşından beklenmeyecek derecede yüce bir ahlâka sahibti. Üstün bir zekâsı, halîm ve selîm bir yapısı vardı. Son derece mütevaziydi. Söz ve davranışlarında vakurdu. Çok az konuşurdu. Ağzından çıkan sözler inci danesi gibi hikmetler saçardı. Cömertti, zâhidâne yaşamayı severdi. Ev işlerinde maharetli ve becerikliydi. İki Cihan Güneşi Efendimizin bir parçası ve kalbinin meyvesiydi. Bu sebebten ona Peygamber'e hısım, akraba ve damat olabilme şerefine erebilmek için ashâb-ı kiramın büyüklerinden dahi talepler gelmişti. Önce Hz. Ebû Bekir (r.a.) sonra Hz. Ömer (r.a.) dünür olmuştu. İki Cihan Güneşi Efendimiz bu yakın dostlarına: "Fâtıma hakkında Allah Teâlâ'nın emrini bekleyelim." buyurmuştu. Bu haberler Medine'de yayılınca Ebû Tâlib ailesi Hz. Ali'yi bu konuda acele davranması için uyardı. Onun da gidip tâlib olmasını istediler. Fakat o: "Ebû Bekir ve Ömer'den sonra bana verirler mi?" diye çekindiğini söyledi. İkna ederek onu istemeğe râzı ettiler. Evliliği ile ilgili olarak Hz.  Ali (r.a.) kendisi şöyle anlatır:

"Halk arasında konuşulanları duyan azadlı kölem bir gün bana: "Ey Ali! Fâtıma'nın Rasûlullah (s.a.)'den istendiğini biliyor musun?" dedi. Ben de: "Bilmiyorum." dedim. Tekrar bana: "Ey Ali! Rasûlullah'a gidip Fâtıma'yı sana nikâhlamasını istemekten seni alıkoyan nedir?" dedi. Ben de: "Yanımda birikimim yok." dedim. O da: "Rasûlullah'a gidersen, muhakkak sana Fâtıma'yı nikâhlar!." diyerek bana gitmemi ısrar etti. Ben ise bu konu için Rasûlullah (s.a.)'in huzuruna çıkmaktan çekiniyordum. Fakat akrabalarımın hepsi bana: "Fâtıma'yı Rasûlullah'tan bir de sen iste." diye teşvik ediyordu. Sa'd ibni Mu'az (r.a.), bu hususta beni ikna eyledi. Nihayet çekinerek, sıkılarak da olsa Rasûlullah (s.a.)'e bu teklifi götürmek üzere evden çıktım.

Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz'i, Ümmü Seleme (r.anhâ) annemizin evinde buldum. Kapıyı çaldım ve selâm verdim. İçeri buyur ettiler. Efendimiz bana yanında yer gösterdi. Ben de edebli, mahcub ve heyecanlı bir vaziyette başımı öne eğip oturdum. Halimi anlayan Efendimiz "Ya Ali! Öyle zannederim ki bir murâdın var." buyurdu. Ben de: "Ya Rasûlallah! Anam-babam sana fedâ olsun. Senin bereketinle sırat-ı müstakimi bulduk. Hayatımın sermayesi sensin. Nice zamandır ona cüret edip söyleyemedim." diye söze başlayınca bana tebessüm etti ve: "Herhalde Fâtıma'yı istemeye geldin." buyurdu Ben de: "Evet" dedim. Bunun üzerine: "Fâtıma'ya mehir olarak verebileceğin neyin var?" diye sordu. Ben de: "Bir kılıcım, bir devem bir de küçük zırhım var." dedim. Efendimiz: "Kılıcın sana lazımdır. Deven bineğindir. Zırhını sat Ya Ali!"  buyurdu ve sözüne devamla: "Hak Teâlâ kendi katında Fâtıma'yı sana nikâhladı. Senden önce melek gelip, bana bu hâli haber verdi." dedi.
Hz. Ali (r.a.), Rasûlullah (s.a.)'in huzurundan gayet neşeli bir şekilde çıkıp mescide vardı. Peşinden Efendimiz teşrif etti ve Bilâl'e yönelerek; Muhâcir ve Ensar'ı toplamasını söyledi. Ashâb-ı kiram mescidde toplanınca Fahr-i Kâinat (s.a.) minbere çıktı ve:

"Hamd olsun Allah'a ki, verdiği nimetlerle övülen O'dur! Kuvvet ve kudretinden dolayı kendisine ibadet edilen O'dur! Mülk ve saltanatından dolayı kendisine boyun eğilen O'dur! Azabından korkulan, yanındaki nimetleri umulan O'dur! Yerde ve göklerde hükmünü yürüten O'dur! Kudretiyle halkı yaratan, hikmetiyle mümtaz kılan ve izzetiyle sağlamlaştıran O'dur! Gönderdiği dini ve Peygamberi Muhammed'le halkı şereflendiren O'dur!

Yüce Allah, karşılıklı hısımlıklarla nesebleri birbirine katmayı emir buyurmuş ve bununla günahları ortadan kaldırmıştır.

Ey müslümanlar!Yüce Allah Fâtıma'yı Ali'ye nikâhlamamı bana emir buyurdu. Sizler şâhit olunuz; Fatıma'yı 400 miskal gümüş mehirle Ali'ye nikâhladım." buyurarak kısa ve öz bir hitabede bulundu. Sonra Hz. Ali (r.a.) kalktı ve: "Söze Hak Teâlâ'ya hamd ederek başladı. Peşinden Rasûlullah kızı Fâtıma'yı bana nikahladı. Onun mehri benim küçük zırh gömleğimdir. Ben buna râzı oldum. Sizler de bu akde şahid olun" dedi. Ashâb-ı Kiram bu hayırlı işe çok sevindi. Cümlesi ayrı ayrı Hz. Ali'yi tebrik etti. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a), Ali'nin evine geldi ve: "Ya Ali! Var git küçük zırh gömleğini sat, parasını bana getir."  buyurdu.

Hz. Ali (r.a.) zırhını alıp çarşıya çıktı. Yolda Hz. Osman (r.a.) ile karşılaştı. Zırhını satacağını söyleyince Hz. Osman istediği bedeli 480 dirhemi verdi ve satın aldı. Sonra ona: "Ya Ali! Bu zırha sen benden daha lâyıksın. Lütfen hediyem olarak kabul eyle." diyerek geri verdi. Hz. Ali (r.a.), bu muhabbet ve hediyeye çok sevindi. Zırh gömleğini ve parayı alarak İki Cihan Güneşi Efendimize getirdi. İki seçkin ashâbının karşılıklı muhabbetinden ve yardımlaşmasından pek memnun kalan Efendimiz. Hz. Osman'a dua etti. Onun nazik davranışını takdir etti.

Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz, o paradan bir miktarını alıp Bilâl'e verdi. Bununla çarşıdan koku almasını tenbih etti. Düğün için gerekli zarûrî ihtiyaçları çeyizleri almak üzere bir miktar daha aldı ve Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e uzattı. Paranın kalan kısmını da müminlerin annesi Ümmü Seleme (r.anhâ)'ya emanet olarak gönderdi. Hz. Ebu Bekir (r.a.), Selman ve Bilâl yardımcıları birlikte çarşıya çıkıp çeyizlik eşyaları ve diğer ihtiyaçları temin ettiler. Çeyiz olarak alınan eşyalar şunlardı:

1 adet kadife yorgan, 1 adet yüzü deri içi lif dolu yastık, 3 adet minder. 2 döşek, 1 koç postu, 1 adet topraktan yapılmış su testisi, 1 su tulumu, 1 elek, 1 kilim,  2 adet Yemen işi, üzerleri gümüşle işlenmiş elbise, 2 adet el değirmeni, 1 meşin su bardağı, 2 adet çanak çömlek, 1 adet hurma yaprağından örülmüş sedir.

Ne güzel çeyiz!.. Ne mütevâzi eşyalar!...  Ne sâde hayat!... Ne mutluluk!.. Ne kolay evlilik!.. Günümüz insanına ne ibretli ders!.. Gençlerimize ne eşsiz örnek!... Allah'ım cümlemize hisse almayı nasib et!...  Amin.

O Benden Bir Parçadır

Zaman su gibi akıp gidiyor, günler bir bir geçiyordu. Hz. Fâtıma (r.anhâ)'nın çeyizleri alınmıştı. Düğün hazırlıkları tamamlanmış fakat günü belirlenmemişti. Hz. Ali ile kardeşi Akil düğün mevzuunda görüşmek üzere birlikte Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizin hanesine geldiler. Kapıda Ümmü Eymen'e rastladılar ve durumu ona açtılar. O da: "Bu iş için bana biraz müsade edin. Ben size yardımcı olayım. Meseleyi önce Resûlullah zevcelerine açar ve bir cevap almaya çalışırım." diyerek onları geri döndürdü.

Rasûlullah (s.a.)'in hizmetinde bulunan dadısı Ümmü Eymen bu meseleyi Ümmü Selleme annemize söyledi. O da Hz. Âişe (r.anha)'nın evinde toplandıkları bir sıra da Efendimize durumu arzetti ve: "Yâ Rasûlallah! Haticetü'l-Kübrâ hayatta olsaydı bize söz düşmezdi. O bu işi tamamlardı." diyerek söze başladı. Vefâkar Efendimiz, Hz. Hatice annemizin ismini duyunca; "Onun gibi hatun nerde bulunur? Herkes beni yalanlarken o tasdik etti. Bütün malını İslâm yoluna sarfetti." buyurdu. Onun hizmetini ve büyüklüğünü bu vesileyle tekrar duyurdu.

Ümmü Seleme annemiz söze devamla: "Ya Rasûlallah! Hakîkaten Hatice dediğiniz gibiydi. Cenâb-ı Hak onu ve bizleri Cennette cemeylesin. Şimdi onun kızı Fâtıma'yı düşünsek. Amca oğlun Ali düğünlerinin yapılmasını istiyor. Siz ne buyurursunuz?" dedi. Efendimiz: Ali bana böyle bir şey söylemedi." buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: "Ya Rasûlallah! Ali mahcûbiyetinden, edebinden size söyleyemez." dedi. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz: "Öyleyse Ali'yi çağırın." buyurdular. Ümmü Eymen koşup Hz. Ali'yi çağırdı. Mahcubiyetinden sıkılarak huzura giren Ali (r.a.) bir kenara oturdu. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz: "Yâ Ali düğününüzün olmasını arzu ediyor musun?" buyurdu Ali de: "Evet" dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz: "Fâtıma'nın çeyizi tamamdır. İnşallah bu vazifede yerine gelecektir." buyurdu. Ümmü Seleme annemize haber gönderip 10 dirhem istedi. Gelen parayı Hz. Ali'ye uzattı ve: "Ya Ali! Bir miktar hurma, biraz tereyağı biraz da yoğurt al gel" buyurdu.

Hz. Ali siparişleri alıp huzura getirdi. İki Cihan Güneşi Efendimiz hurmaları bir kaba boşaltıp mübarek elbisesiyle ezdi. Biraz un, yoğurt ve tereyağı ile karıştırarak tatlı bir düğün yemeği yaptı. Arapların meşhur "Hays" adını verdikleri bu yemeği tabaklara koydu. Bu velîme hazırlığından haberdâr olan Sa'd İbn Ubâde (r.a.) katkı olmak üzere derhal bir koyun kesti getirdi. Bir başka sahâbî yağ, un v.s. getirdi. Hazırlıklar tamam olunca Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz: "Yâ Ali! Ashab-ı Kiramı davet et! Dostlarını davet et!" buyurdu. O da dışarı çıkıp ashâbı davet etti. Gelenler onar onar içeri alınıp sıra ile sofraya oturtuldu. Bu şekilde sofralar dolup taştı. Gönülleri bereket, rahmet kuşattı. Hz. Ali (r.a.) o gün velîme yemeğinden yediyüz kişinin yediğini nakletmiştir.
İki Cihan Güneşi Efendimiz Ümmü Seleme annemizle Ümmü Eymen'den Fâtıma'yı giydirip kuşatmalarını istedi. Bir deve getirilip süslendi. Hz. Fâtıma bindirildi. Yuları Selman-ı Fârisî (r.a.)'ın eline verildi. Huzur ve neşe içerisinde Hz. Ali'nin evine getirildi. Böylece kadınlık âleminin hanımefendisi Hz. Fâtıma (r.anhâ) şânına yakışan bir sadelik içinde gelin oldu. Bu mesut düğün hicretin 2. yılının Zilhicce ayında yapıldı.

Ümmü Eymen'in anlattığına göre Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz kendisi gelinceye kadar Hz. Ali'nin Fâtıma'nın yanına gerdeğe girmemesini emir buyurmuştu. Efendimiz gelip kapıyı çaldı. Dadısı Ümmü Eymen karşıladı. Selam verdi. İçeri girmek için izin istedi. İzin verilince girdi ve: "Kardeşim burada mı?" diye sordu. Ümmü Eymen: "Ya Rasûlallah! Kardeşin kim?" dedi. Efendimiz de: "Ali ibni Ebî Tâlib" buyurdu. Dadısı: "Sen kızını onunla nikâhladığına göre o nasıl kardeşin olur?" dedi. Efendimiz: "Evet! o öyledir." buyurdu. Yani o benim dinde kardeşim olur. Fâtıma ile evlenmesinde bir sakınca yoktur dedi. Sonra bir kapla su getirtti. Abdest aldı ve Hz. Ali'yi çağırdı. Abdest suyundan göğsüne iki omuzunun arasına serpti. Sonra Hz. Fâtıma'ya da aynı şekilde davrandı ve: "Allahümme bârik fîmâ ve bârik lehüma fi neslihimâ= Allah'ım bu evliliği mübarek kıl! Onlara ve nesillerine mübarek kıl." buyurdu ve: "Ey Allah'ım ! Fâtıma ve zürriyeti hakkında kovulmuş şeytandan sana sığınırım." diye duâ etti. Hz. Ali için de aynı duâyı tekrar ederek: "Allah'ın ismi ve bereketiyle gir zevcenin yanına." buyurdu.

Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz evlenecek bir kimseyi tebrik edeceği zaman "Allah bunu senin için mübarek kılsın! Allah'ın bereketi senin üzerine Olsun! Allah ikinizi hayırda birleştirsin!" diye duâ ederdi.

Yeni gelin ve damata bu duâları yaptıktan sonra onların arasındaki muhabbeti kuvvetlendirmek için kızına: "Vallahi Ey Fâtıma! Ben seni, ailemin en hayırlısına nikâhladım! Allah hakkı için erin iyi erdir. Sahâbenin evvelidir. İslâm'da büyüğüdür. İlim de en derinidir. İmamların kadısı, İslâm'ın kahramanıdır. Zinhar ona isyan eyleme ve emrine muhalefet etme!" diye nasihatta bulundu. Damadına da: "Ey Ali, Fâtıma'nın hakkına riâyet eyle! Onu hoş tut. O benden bir parçadır. Eğer onu üzersen, beni üzmüş olursun." buyurdu. Her ikisini de Allah'a emanet ederek oradan ayrıldı.

Yeni bir hayat başladı. Nurlu bir ocak kuruldu. İki Cihan Güneşi Efendimizin neslini devam ettirecek bir nur yumağı oluştu. Bu mesut evlilikten "seyyid" "şerif" ünvanlarıyla anılan bahtiyar insanlar dünyaya geldi. Cennet gençlerinin efendileri ve cennet hurîlerinin hanımefendileriyle nurlu nesil devam etti.

Seyyidler neslinin kaynağı olan bu aile muhabbet dolu sıcacık bir yuva oldu. Orada sevgi, saygı şefkat, merhamet, hizmet, firaset, nezâket ve nezâhet gibi üstün ahlâkî meziyyetler yeşerdi. Acısıyla tatlısıyla hayatı olduğu gibi kabul eden aile ferdleri, dünyanın sıkıntılarını da birlikte sabır ve rıza ile göğüslediler. Evin içindeki hizmetler Hz. Fâtıma'ya dışardaki işler de Hz. Ali'ye bırakıldı. İç ve dış hizmetleri paylaşma yönüyle onlar bir bütünün iki parçası haline gelmişlerdi. Hz. Fâtıma (r. anhâ) yerine göre el değirmeninde arpa öğütüp ekmek yaptı. Yemeğini pişirip, temizliğini yaptı. Ev işleriyle uğraştı. Değirmeni çevirmekten avuçlarının içi kabardı. Ama yokluktan, yoksulluktan hiç şikâyet etmedi. Zâhidâne bir hayat yaşayıp kimseye dert yanmadı. 
 Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz damadını ve kızını evliliklerinin ilk altı ayında devamlı sabah namazına çıkarken kapılarının önünde durup: "Ey Muhammed'in ev halkı! Haydi Namaza!" diye çağırmış ve peşinden; "Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden günah kirini gidermek, sizi tertemiz yapmak ister." meâlindeki Ahzâb sûresi 33. âyetini okumuştur. Bir defasında da sabah namazı dönüşünde damadının evine uğramış ve kızını uykuda bulunca, namazını kılmadı zannederek şöyle seslenmişti:

"Kızım Fâtıma! Muhammed Mustafa'nın kızıyım diye sakın namazı terk edeyim deme. Beni hak peygamber olarak gönderen Allah'a andolsun ki, beş vakit namazı vakti içinde kılmadıkça cennete giremezsin" buyurdu.

Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz bir gün kızının hastalandığını duydu ve ziyaretine gitti. İmran İbni Husayn (r.a.) da yanında idi. Kapıya varınca tıklattı ve selâm verdi. Hz. Fâtıma (r.anhâ) derhal kapıyı açtı ve : "Buyurun babacığım" diyerek içeriye aldı. Sevincinden hastalığını unutmuş gibiydi Efendimiz: "Kızım yanımda İmrân İbni Husayn var başını ört!" buyurdu. Hz. Fâtıma (r.anhâ): "Babacığım bundan başka örtüm yok. Onunla başımı örtsem vücudum açıkta kalıyor." dedi. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz: "Örtüyü düz olarak değil, değirmi köşeli olarak ört ki her tarafını kapasın" buyurdu Sonra İmran İbni Husayn da içeri alındı. O da "geçmiş olsun" dileğinde bulundu dua ederek izin istedi.

Hz. Fâtıma (r.anhâ) böylesine yoksul ve fakirlik içerisinde bir hayat sürdü. Birgün arpa öğütmek için el değirmenini çevirmekten avuçlarının içi kabardı. Bunu Hz. Ali'ye göstererek bir çare aramasını arzu etti. Hz. Ali (r.a.) da dilersen babacığına durumu açabilirsin dedi. Medine'ye esirlerin getirildiğini duyan Hz. Fâtıma (s.a.) babacığından bir hizmetçi vermesini istedi. Rahmet Peygamberi (s.a.) Efendimiz kızına: "İstediğinden daha hayırlısını size haber vereyim mi?"

Cebrâil'in bana öğrettiği şu kelimeleri her namazın sonunda okursan, hizmetçiden daha iyidir. Bunlar: Otuz üç defa: "Subhânallah" otuz üç defa: "Elhamdülillâh" otuz üç defa da: "Allahü Ekber" demenizdir.

Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Fâtıma (r.anhâ) arasında kurulan evlilik ümmete ibretler dolu örnek bir yuva oldu. Karı ile koca arasındaki sevgi saygı, samimiyet, hizmet ve güzel geçime en iyi örnek bir yuva. Bu yuvanın fertlerinden birisi üzgün olsa diğeri onun üzüntüsünü gidermek için gayret eder ve evdeki eksikleri görmezden gelerek musâmaha ile karşılardı. Müşterek hizmet ve sohbet zeminleri oluşturularak birbirlerini dinler ve dertleşirlerdi. Fakat beşer olarak küçük kırgınlıklar da olmaz değildi.

Birgün Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz kızını ziyarete gitmişti. Damadını evde göremeyince kızına: "Amcanın oğlu nerede?" diye sordu Hz. Fatıma da: "Aramızda ufak bir şey geçti. O sebeple çıkıp gitti." cevabını verdi. Bunun üzerine İki Cihan Güneşi Efendimiz dışarı çıktı ve Sehl İbni Sa'd (r.a.)'a: "Ya Sehl git Ali'ye bak. Nerede ise bana haber ver." buyurdu. Sehl doğru mescide koştu. Hz. Ali'nin orada uyumakta olduğunu gördü. Dönüp geldi ve mescidde yattığı haberini verince Efendimiz kalktı mescide gitti. Hz. Ali toprak üzerine uzanmış uyuyakalmıştı. Rahmet Peygamberi Efendimiz damadını bu vaziyette görünce mübarek elleriyle yüzündeki tozları sildi. Üstü başı toprak olduğu için "Ey Ebû Tûrâb kalk!" diye seslendi İki Cihan Güneşi Efendimizin sesini duyan Hz. Ali derhal ayağa kalktı. Üstü başı toz toprak içinde olmuştu. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz elbisesini temizlemeğe yardım etti ve elinden tutarak evine götürdü.

Ne engin merhamet!.. Ne derin şefkat!.. Ne yüce muhabbet!.. Allah'ım bizlere de bu üstün ahlâktan hisseler nasib et!.. Amin.

Hazreti Fatıma ile Hazreti Ali Sohbet Ediyordu:

Hazret-i Fâtıma radıyallahu anhâ annemizin hayatı, kıyamete kadar gelecek İslâm hanımefendilerinin örnek alacağı ibretlerle, ahlâkî meziyyetlerle doludur. O'nun evliliği, çeyizi, ev işlerindeki becerisi, mahareti, beyine karşı samimi, sevgi dolu hizmetleri, komşuluk münasebetleri, ilmi, irfanı ve infakı günümüze ışık tutmaktadır. O, eşyanın kölesi, hizmetçisi olmadı. Allah ve Rasûlünün sevdiği yolda samîmî kul olabilmek için gayret etti. Hayatını bu hedef ve gaye içerisinde geçirdi. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz kızını ve torunlarını çok severdi. Onları görmek için sık sık damadının evine giderdi.

Bir defasında kapıya vardı ve içeri girmeden geri döndü. Hz. Fâtıma buna çok üzüldü. Hz. Ali eve geldiğinde hanımını üzüntülü gördü. Sebebini sordu. O da: "Ya Ali: Rasûlullah geldi kapıdan içeri girmeden geri döndü, gitti" dedi. Buna Hz. Ali (r.a.) da çok üzüldü. Derhal sebebini öğrenmek üzere Rasûlullah'akoştu, Fâtıma'nın üzüntüsünü arzetti. Eve niçin girmediğini sordu. İki Cihan Güneşi Efendimiz birazcık sitemle: "Benim dünya ile ne işim var? Benim işlemeli perde ile ne işim var?" buyurdu. Hz. Ali (r.a.) meseleyi anladı ve hemen ailesine döndü ve Efendimizin hoşnutsuzluğunu haber verdi. Bunun üzerine Hz. Fâtıma (r.anha): "O perdeyi ne yapmamı emrediyor" dedi. Yine Rasûlullah'ın huzuruna varan Hz. Ali'ye: "Fâtıma'ya söyle; O perdeyi filan oğullarına göndersin" buyurdu. Bunun üzerine o perde yerinden indirilip ihtiyaç sahiplerine gönderildi. Rasûlullah'ın istemediği bir şeyi onlar hiç istemezlerdi. Allah Rasûlü babacığını memnun etmek onların en büyük arzusuydu. Bunun için sevgide kusur etmemeğe son derece dikkat ederlerdi. Efendimiz de damadı ve kızını çok severdi, fırsat buldukça onları ziyaret ederdi.
Yanık Yüreğin Ağıtları

O, Rahmet Peygamberi babacığının dâr-ı bekâ'ya uçtuğu zaman elem ve kederini: "Ey Allah'ın davetine koşan babam!.. Ey mekanı Firdevs olan babam! Ey ölüm haberini Cebrâil'den alan babam!... Ey Rabbine kendisinden daha yakını bulunmayan babam!..." ifadeleriyle dile getirdi.

Hz. Fâtıma (r.anhâ)'nın acıları bitmeyecek ve yüreğinin ateşi sönmeyecekti. Sevgili babacığından ayrıldığı günden sonra güldüğü hiç görülmemiştir. Kabr-i şerîfi ilk ziyaret eden Hz. Fâtıma oldu. Gözyaşları içerisinde mezara bakarak bir süre öylece kalakaldı. Sonra sevgili kocası Hz. Ali'ye dönerek: "Allah'ın Rasûlü'nün üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl râzı oldu?" dedi. Yüreğinin yanıklığını isyana varmayan ağıtlarıyla şöyle dile getirdi: "Üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şayetonlar gündüzlerin üzerine dökülseydi, kararır da gece olurdu."

Hz. Fatıma (r.anhâ) Peygamber babacığının kendisine sır olarak söylediği sözlerle teselli bulmağa çalışıyordu. Beş çocuğu, üçü kız, ikisi erkek etrafında pervane gibi dönüyorlardı. Ama o ilahî kaderin kazâ safhasına çıkacağı zamanı bekliyordu.

Rahmet Peygamberi baba-cığının vefatından altı ay geçmişti. Hz. Fâtıma da hastalanıp yatağa düştü. Hicretin on birinci yılı, Ramazan ayına girilmişti. Rahatsızlığı şiddetlenince çocuklarının dışarı çıkarılmasını Hz. Ali'den istedi. İçeriye anneciğim dediği Ümü Râfi' ile Hz. Esma binti Umeys girdi. Kendisine abdest aldırıp yalnız bırakılmasını istedi. Rabbime duâ ve niyazda bulunmak istiyorum dedi. Derin bir niyaz halindeyken nazenin bedenini odanın içinde bırakarak ruhunu Rabbine teslim eyledi.

Hz. Fâtıma (r.anhâ) geride gözü yaşlı sevgili kocası Hz. Ali ve beş çocukbıraktı. Hasan 8; Hüseyin 7; Ümmü Gülsüm 5; Zeyneb 3; Rukiye 2 yaşlarındaydı. Üç ablasının ismini, üç kızında yaşatmak istemişti. Kendisi de 28 yaşlarındaydı. Bir çocuğu da küçükken vefat etmişti. Sevgili babacığından 18 hadis-i şerif rivayet etmişti.

Hz. Fâtıma (r.anhâ)vefatına yakın günlerde Hz. Esmâ'ya: "Ölünce beni erkekler arasına perdesiz çıkaracaklarını düşünerek çok utanıyorum." demişti. O zaman kadınların cenâzesi kefene sarılıp perdesiz götürülürdü. Hz. Esma, Habeşistan'da hanım cenazelere hurma dalından çadır gibi örgü yaptıklarını görmüştü. Hz. Fâtıma (r.anhâ)'ya bunu anlatmıştı da hoşuna gitmişti. O zaman böyle bir tabut yapılmasını söylemişti. İslâm'da tabuta konarak kabre götürülen ilk kadın cenazesi Onun mübarek nâşı olmuştur. Cenaze-sini Hz. Abbas veya Hz. Ali kıldırmıştır. Vasıyyeti üzerine geceleyin Hz. Ali, Hz. Abbas ile oğlu Fazl tarafından Cennetü'l-Baki'aya defnedildi.

Cenâb-ı Hak'tan Hz. Fâtıma (r.anhâ) annemizin ahlâkından hisseler alabilmeyi ve cümlemizi şefaatine nâil eylemesini niyaz ederiz. Amin.

Kaynak:Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi