8 Haziran 2020 Pazartesi

Halime (r.anha)


Mekke’nin havası yeni doğan çocuklara yaramıyordu. Sıhhatli ve gürbüz büyü­melerine mâniydi. Bu sebeple çocuklarının sıhhatli yetişmesini isteyen bazı ai­leler onları çölde yaşayan sütanneye veriyorlardı. Çünkü hem çölün havası gü­zel, suyu temiz ve tatlı idi, hem de orada yetişen çocuklar Arapça’yı daha düzgün bir şekilde konuşuyordu.

Sütanne olacak kadınlar yılda iki kez Mekke’ye gelirler, küçük çocukları ala­rak yurtlarına götürürlerdi. Peygamberimizin dünyaya teşrif etmesinden he­men sonra, Benî Sa’d kabilesine mensup kadınlar, beyleriyle birlikte Mekke’ye geldiler. Bunlardan biri de Hz. Halime’ydi. Halime’nin bindiği hayvan zayıf ve topal olduğu için, arkadaşlarından geriye kalmıştı. O, Mekke’ye girdiğinde ka­dınların hemen hepsi emzirecek bir çocuk bulmuş, sevinç içerisinde yurtlarının yolunu tutmuşlardı bile.

Abdülmüttâlib de sevgili torunu Peygamberimizi bir sütanneye vermeyi çok istiyordu. Fakat kadınlardan kime teklif ettiyse, “Yetimdir.” diyerek almaya ya­naşmadılar. Hiç kimse bu çocuk hürmetine berekete kavuşacaklarını hayal bile edemiyordu. Re­sû­lul­lah’ın dedesi çaresizlik içerisinde dolaşırken, emzirecek bir çocuk bulamamanın üzüntüsünü kalbinde hisseden Halime ile karşılaştı. “Sen hangi kabiledensin?” diye sordu. Hz. Halime, “Benî Sa’d kabilesinden.” cevabı­nı verdi. Abdülmüttâlib, ona ismini sordu. Halime olduğunu öğrenince gülüm­sedi ve “Çok güzel! Sa’d ve hilim iki haslettir ki, dünyanın hayrı da, ahiretin iz­zet ve şerefi de bunlara bağlıdır. Ey Halime, benim yanımda yetim bir çocuk var. Diğer kadınlar, ‘Biz götüreceğimiz çocukların babalarından faydalanmayı umuyoruz; yetimi alıp da ne yapacağız?!’ diyerek onu almak istemediler. Bari sen bunu al. Belki onun yüzünden mutluluğa erersin.” dedi. Halime (r.anha) biraz ilerde bulunan kocasına danışmak için müsaade isteyip kocasının yanına gitti. Kocası da, “Almanda bir mahzur yok. Belki onun yüzünden berekete kavuşu­ruz.” dedi. Halime, hiç olmazsa bir çocuk bulabilmiş olmanın sevinciyle Pey­gamberimizin dedesinin yanına geldi. Çocuğu almak istediğini söyledi. Abdülmüttâlib buna çok sevindi. Onu Hz. Âmine’nin yanına götürdü. Âmine, Halime’yi, “Hoş geldin, safa geldin!” diyerek karşıladı. Birlikte Re­sû­lul­lah’ın uyudu­ğu odaya gittiler.

Peygamberimiz beyaz bir kundağa sarılmıştı. Altına da yeşil bir kumaş seril­mişti. Sırtüstü yatmış, mışıl mışıl uyuyor, etrafa misk gibi kokular yayıyor­du.

Hz. Halime, Peygamberimizi görünce güzelliğine ve sevimliliğine hayran kaldı. Böyle bir çocuğu yanına aldığı için çok sevinçliydi. Peygamberimizi ku­cağına aldı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), sütannesine gülümsedi. Halime de onu öptü. Sevinçliydi. Hz. Âmine ise, üzgündü. Yavrusu ancak birkaç gün yanında kala­bilmişti. Hasretine nasıl dayanacaktı? Fakat sevgili oğlunun sıhhatli büyümesi için buna mecbur olduğunu düşünerek teselli buldu.

Hz. Halime, Peygamberimiz kucağında olduğu hâlde, kocasının yanına geldi. Sonra sağ memesini Peygamberimize, sol memesini de oğluna verdi. Emdiler ve uyudular. Bundan böyle Re­sû­lul­lah (a.s.m.) hep sağ memeden emecek, sol memeyi hiç almayacaktı.

Hz. Halime’nin sütü çok azdı. Daha önce kendi oğluna bile yetmiyor, çocuk açlıktan ağlayıp duruyordu. Şimdi her ikisinin de doyduğunu görünce sevindi­ler. Hemen sonra, daha önce çok az sütü olan devenin memelerinin de sütle dol­duğunu görünce sevinçleri bir kat daha arttı. Halime’nin kocası, “Ey Halime, bilmiş ol ki sen mübarek ve uğurlu bir çocuk almışsın!” dedi. Gerçekten de bun­dan böyle bu aileyle birlikte Sa’doğulları kabilesi, kuraklıktan kıtlıktan kurtu­lup bolluk ve berekete kavuşacaktı.

Bütün hazırlıklarını tamamlayan Hz. Halime ve kocası biraz sonra yola çıktı­lar. Bu arada binek hayvanlarında büyük bir değişikliğin olduğunu gördüler. Gelirken çok gerilerde kalan merkep, sonradan çıktığı hâlde kafilenin bütün hayvanlarını geride bırakıyordu. Diğer kadınlar bunu görünce şaşırıp kaldılar, “Ey Halime, başına rahmet yağsın! Yoksa bu merkep gelirken bindiğin hayvan değil mi?! Dur da bizi bekle!” diyerek, şaşkınlıklarını ifade ettiler. Yorucu bir yolculuktan sonra kafile, yurtlarına vardı.

O yıl Sa’doğulları yurdunda büyük bir kuraklık hâkimdi. Hayvanların yayılıp karınlarını doyurabilecekleri hiçbir otlak yoktu. Bu yüzden, koyunlar sabahle­yin ayrıldıkları gibi akşamleyin aç olarak eve dönüyorlardı. Hayvanlar iyice cı­lızlaşmışlardı. Fakat Hz. Halime bolluk ve berekete mazhar olmuştu. Diğerle­rinden farklı olarak koyunları da akşamleyin eve karınları doymuş, memeleri sütle dolmuş bir şekilde dönüyordu. Bu durum kabile halkının dikkatini çek­mişti. Çobanlarına çıkışıyorlar, “Yazıklar olsun size! Siz de bizim koyunlarımızı, Halime’nin çobanının koyunlarını otlattığı yerde otlatsanıza…” diyorlardı.

Halime ve kocası, bu bolluk ve iyiliğe, yetim diye kimsenin almaya yanaşma­dığı çocuk yüzünden kavuştuklarını biliyor, şükrediyorlardı. Günler böylece geçti.

Peygamberimiz (a.s.m.) gün geçtikçe gelişiyor, gürbüzleşiyordu. Onun ço­cukluğu da diğer çocuklara benzemiyordu. Daha sekiz aylıkken konuşuyor, ko­nuşulanı da dinliyordu. Dokuz aylıkken çok düzgün bir şekilde konuşmaya baş­lamıştı. 10 aylık olunca ok atmaya başlamış, iki yaşına geldiğinde ise gösterişli bir çocuk olmuştu. Artık sütten de kesilmişti. Onun sütten kesilmesi Hz. Halime’yi de, kocasını da derinden üzdü. Onun yüzünden hayır ve berekete nail ol­dukları için bir müddet daha yanlarında kalmasını çok istiyorlardı. Fakat artık onu yanlarında tutamazlardı. Annesine teslim etmeleri gerekiyordu. Bir gün yanlarına aldılar ve Mekke’ye gittiler. Hz. Âmine birden ciğerparesini karşısında görünce çok heyecanlandı. Ne kadar da büyümüş, gürbüzleşmişti! Artık bundan sonra hep beraber olacaklarını düşünüyor, seviniyordu. Fakat Hz. Halime, Peygamberimizin annesine, “Oğulcuğumu büyüyünceye kadar yanım­da bıraksan iyi olur. Onun Mekke vebasına tutulmasından korkarım!” dedi. Hz. Âmine, oğlunun hasta olmasını düşünmek bile istemiyordu. Artık hasretine ra­zıydı. Yeter ki biricik oğlu hastalanmasındı. Bu düşünceyle Hz. Halime’nin tek­lifini kabul etti. Böylece Peygamberimiz bir müddet daha Benî Sa’d yurdunda kalmak üzere Mekke’den ayrıldı.

Peygamberimiz sütannesinin yanında, sütkardeşi Abdullah ile birlikte ko­yun otlatacak kadar büyümüştü. Bir gün yine evin arkasında yeni doğan kuzula­rın yanında bulundukları bir sırada, iki kişi geldi, Peygamberimizi yere yatırdı. Sonra da göğsünü açarak kalbini yardılar. Kan pıhtısına benzer bir şeyi çıkara­rak, “Bu, sende bulunan şeytana ait bir şeydi.” dediler.

Re­sû­lul­lah’ın sütkardeşi Abdullah, bu iki yabancının sevgili kardeşine yaptıkları şe­yi görünce çok korktu. Koşarak eve geldi ve anne-babasına, “Koşun, Kureyşli kardeşim öldürüldü!” diye bağırdı. Onun bu feryadı üzerine karı-koca hemen dışarı fırladılar, Re­sû­lul­lah’ın bulunduğu yere doğru koştular. Peygam­berimiz ayakta idi. Yüzü sararmıştı. Fakat gülümsüyordu. “Yavrum sana ne ol­du?” diye sordular. Peygamberimiz, “Beyaz elbiseli iki kişi gelip beni yere ya­tırdı. Sonra da karnımda bilmediğim bir şeyi aradılar.” cevabını verdi. Hz. Hali­me ile kocası çok korkmuşlardı. Re­sû­lul­lah’a bir zarar gelmesinden endişe edi­yorlardı. Hâris, Halime’ye, “Halime, ben bu çocuğun başına bir felaket gelme­sinden korkuyorum! Başına bir şey gelmeden önce onu götür, ailesine teslim et!” dedi. Halime de hiç vakit geçirmeden Peygamberimizi alıp Mekke’ye götür­dü. Fakat Mekke’de onu bir ara kaybetti. Buna çok üzüldü. Bütün aramalara rağmen bulamadı. Hemen Abdülmuttâlib’e gitti. Üzüntü içerisinde durumu haber verdi. O da birkaç kişiyle birlikte onu aramaya çıktı. Nihayet Peygamberimiz bulun­du.

Hz. Âmine, oğlunu tekrar gördüğüne sevinmiş, hemen geri getirilmesine ise bir mana verememişti. Halime’ye, “Çocuğu niçin getirdin? Onu yanında tutmak için ısrar edip durmuştun!” dedi. O da, “Artık oğulcuğumu Allah büyüttü. Ben üzerime düşeni yapmış bulunuyorum. Onun başına bir felaket gelmesinden korkuyorum! Sana getirip sağ salim teslim etmek istedim.” cevabını verdi.

Aradan yıllar geçti, Peygamberimizin annesi, dedesi vefat etti. Peygamberi­miz de artık büyüyüp evlendi. Zaman zaman Hz. Halime’yi görürdü. Sütannesi­ne karşı derin bir sevgi beslerdi. Onu gördükçe “Anneciğim, anneciğim!” der, saygı gösterirdi. Hemen üzerindeki fazla elbiseyi çıkarır, onun altına serer, bir ihtiyacı varsa derhâl yerine getirirdi. Bir gün Halime onu ziyarete gelmişti. Sa’doğulları yurdunda yine kıtlık olduğunu, hastalıktan hayvanların kırıldığını söy­ledi. Peygamberimizin ona verebilecek fazla bir şeyi yoktu, fakat Hz. Hatice validemiz sevgili beyinin sütannesini boş olarak göndermeye gönlü razı olma­dı. 40 koyun ile 1 deve verdi. Hz. Halime bu ikram karşısında memnuniyetini bildirdi. Sevinç içerisinde evine döndü.

Sonraki yıllarda Müslüman olarak sahabiye olma şerefini kazanan Hz. Hali­me, Cennetü’l-Baki Kabristanı’na defnedilmiştir.

Allah ondan razı olsun![1]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yaptığınız için teşekkürler